• BIST 1.124
  • Altın 467,511
  • Dolar 7,7617
  • Euro 9,0463
  • Muğla 33 °C
  • İzmir 32 °C
  • Aydın 34 °C
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 30 °C

KONUYU BİRAZ DAHA AÇALIM MI?

Zeki SARIHAN

 

Bu yazı, “Biraz da ezber Bozalım-5: TÜRKİYE’Yİ BÖLMEK Mİ İSTİYORLAR?” yazısına ektir. Başka bir ezberi bozmaya geçmeden önce, bu konuyu biraz daha açmaya gerek olduğu anlaşıldı.

Beyinlere İngiliz çivisi gibi çakılmış ezberlerden vazgeçmenin kolay bir şey olmadığı, bu konuda yazdıklarıma gelen bazı tepkilerden anlaşılıyor. Bunların sayısı birkaçı geçmemekle birlikte onlar gibi düşünenlerin bir hayli olduğunu biliyorum. Önyargılar var, benim yazdıklarım ise gerçeklere dayanıyor. Tarih boyunca, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü düşüncesini şiddetle reddeden skolâstikler gibi insanın zihin gelişmesinin önüne setler çekmeye çalışanlar bunu başaramadılar.

Ben dedim ki: Batı ülkelerinin Türkiye’yi bölmek istediği gibi bir önyargı var. Bu doğru değildir. Çünkü Türkiye Batı ittifakına dâhildir. Batılıların böyle bir bölme düşüncesi bu ittifakı lağveder. Batının Türkiye’yi bölmek istemesi, onların çıkarlarına aykırıdır.

Buna itiraz edenlerden görüşlerimi çürüten yanıtlar isterken, onlardan biri benim zekâ derecemle ilgilendiğini gösterdi.  Biri, benim emperyalistlerin hesabına çalışmaya başladığımı anlatmaya çalıştı. Biri de 14 yıl önce 2003’te Amerikan Dışişleri bakanı olan şahsın “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınır ve haritalarının değişeceği” gibi bir demeç verdiğini hatırlattı. Bu sınır değişikliğinde Türkiye büyüyecek miydi, küçülecek miydi belli değil. Çünkü Amerikalılar, Irak’a askeri müdahaleyi birlikte yapmalarını önerdikleri Turgut Özal’a “Bir koyup beş alacağını” fısıldamışlardı. Suriye rejini yıkmak için de Tayyip Erdoğan’a benzer bir öneri yapıldığını Şam’da Emevi Camiinde namaz kılma niyetlerinden biliyoruz.

Günümüzde büyük ve küçük devletlerin politikaları konusunda bir görüş sahibi olabilmek için ne istiareye yatmak gerekli, ne fala bakmak, ne de bilmem hangi tarihte verilmiş bir demeçten hareket etmek. Gazete okumak, televizyon dinlemek ve buralardaki laf kalabalığı arasında eğrisi ve doğrusunu ayırt edecek bir sağduyuya ve gerçeklik duygusuna sahip olmak yeterli.

BÜYÜK DEVLETLERİN POLİTİKALARI

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında dünyayı yeniden paylaşmak için bilek güreşine kalkışan büyük devletlerin politikaları, mümkün olduğu kadar çok ülkeyi kendi yanlarına çekmek, düşman saflarında yer alan ülkeleri ise dize getirmek oldu.  Örneğin Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf ve İttifak Devletlerinin her ikisi de Türkiye’yi yanlarına çekmek için çeşitli vaatlerde bulundular. Ancak Osmanlı Devletinin topraklarını genişletmeyi vaat eden Almanların teklifi Enver Paşa ve arkadaşlarına daha çekici geldi ve Türkiye bu maceranın içine itildi. İtilaf Devletleri ise savaşı kazanınca kaybeden tarafların gücünü sınırlayarak, topraklarını küçülterek cezalandırma yoluna gittiler.  İkinci Dünya Savaşı sonunda da benzer bir durum yaşandı. (Bereket, Türkiye savaşa girmemekte direnerek bu badireden kurtuldu). Ayrıca her iki büyük savaş, milletlerin gözünü açtı, bir yığın ülke bağımsız oldu ve emperyalistlerin kaldırdıkları taş, ayaklarına düştü.

Buraya kadar bir yanlışlık var mı?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi yönetenler ABD’nin başını çektiği Atlantik sistemi içinde yer aldılar. Türkiye’yi NATO gibi Sovyet Sistemine karşı Batı’yı savunan askeri bir anlaşmanın üyesi yaptıkları gibi, Avrupa Birliğinin üyesi olmak için de girişimde bulundular. Biz Türkiye devrimcileri, Türkiye’nin Batı İttifaklarından çıkmasını ve bloksuz ülkeler safında yer almasını savunurken Batı’nın Türkiye’yi bölmek istediği gibi bir gerekçeden hareket etmedik. Türkiye Sovyetlere ve Ortadoğu’ya karşı bir üs olarak kullanılıyordu. Batılılar Türkiye’de yatırımlar yapıyordu. Batı sermayesi Türkiye’ye istediği gibi girip çıkıyordu. Batılılar kendi müttefikleri olan bir ülkeyi niçin bölsünler ve Ortadoğu’da yeni bir çıbanbaşı yaratsınlardı? Akıllarını peynir ekmekle mi yemişlerdi?

Buraya kadar da bir yanlışlık var mı?

Türkiye devrimcilerinin ABD ile ilişkisi her iki tarafın düşmanlığı üzerine oturmuştur. Biz Türkiye’deki ABD varlığını şiddetle proteste ederken onlar bizi işkenceden geçirttirdiler ve hapislerde çürütmeye çalıştılar. NATO generallerinin marifetiyle köylerin yakılması ve faili meçhul cinayetlerin işlenmesini bir övünç konusu sayanlar olabilir! Bu cinayetlerin Amerikan silahlarıyla ve onun politikasına uygun olarak işlendiğini unutmamak gerekir. Biz devrimciler, yalnız Türkiye’nin değil Asya’nın öteki ucunda Vietnam’ın, ABD’nin burnunun dibindeki Küba’nın, Latin Amerika halklarının bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunurken ABD, Türkiye’deki işbirlikçileri eliyle işlerini yürütüyordu. Bu ülkelerde işbirlikçilerin rahatça at oynatmasını sağlıyordu. Onun için Edirne ne ise Hakkâri ve Kars da oydu. Yani o politikasını bizimle değil, bizi düşünerek değil, işbirlikçileri eliyle ve onları düşünerek, koruyarak, onlarla anlaşarak yürütüyordu. Menderes, Demirel, Kenan Evren, Özal ve Erdoğan onun adamlarıydı. Karı koca arasında bile görülebilen bazı anlaşmazlıklar da görülmedi değil ama Türk hâkim sınıflarıyla ABD ve Avrupa arasında bir boşanma olmadı. (Tayyip Erdoğan’ın Batı’ya son kafa tutmalarının nedenleri onun antiemperyalist olmasından değil, iç politikaya oynamasındandır. İtirazınız varsa bu konuyu ayrıca tartışabiliriz.)

Buraya kadar da bir yanlışlık var mı?

Ben diyorum ki, Batı’nın Türkiye’yi bölmek için harekete geçtiği iddiası, Kürt hareketine duyulan tepkiye bir gerekçe olsun diye uydurulmuştur. Yıllardır, Batı ülkeleri sözcülerinden yalnız Türkiye’nin değil, şimdi sıcak çatışmaların sürdüğü Suriye ve Irak’ın da toprak bütünlüğünden yana olduklarını işitiyoruz. Çünkü Irak devletine ABD ve müttefikleri biçim vermişlerdir. Onun bütününde söz sahibi olabilmek için Barzani’yi yapayalnız bırakmışlardır. Suriye’nin de bütününe göz dikmişlerdir. Ancak bu politikaları istedikleri tatlı meyveleri vermeyince uzlaşma çareleri aramaktadırlar. Türkiye’ye gelince, Abdullah Öcalan’ı Afrika’nın ortasından yakalayıp Türkiye’ye teslim eden ve PKK’yı “Terörist” ilan eden ABD’dir.

“El elin eşeğini türkü çağırarak arar” demişler. Türkiye’de ve benzer sorunlar yaşayan başka ülkelerdeki etnik veya mezhepsel çatışmaların o ülkelerde yarattığı travmanın başka ülkelerde de aynı şiddetle etki edeceği beklenemez. İskoçların, Katalanların ve başka bazı halkların bağımsızlık referandumları ve ayrılma, özerk olma istekleri biz Türklerde ne etki yaratıyor ki?

24 Ekim 2017 tarihli Hürriyet’ten kesilen haberde Avrupa Parlamentosu başkanının bir ifadesi görülüyor. Avrupa ülkelerinin bölünmesine karşı çıkıyorlarmış. Bölünme korkusunu taşımayan devlet yok gibi ama emin olun, bu etnik sorunlar herhangi bir başka devletin kışkırtmasıyla oluşmuyor.

Sonuç: Yazılarıma çeşitli yakıştırmalar yapanlar için, eskiden beri savunduğum(uz) görüşleri bu vesile ile bir kez daha özetleyeyim: Dünyanın neresinde olursa olsun, hiçbir ülke başka bir ülkenin iç işlerine karışmamalı, bütün yabancı askerler ülkelerine dönmeli, her millet kendi geleceğine kendisi karar vermelidir. Türkiye de başka ülkelerdeki üslerini kapatarak, askerleri geri çağırmalıdır. Değilse, benim daha 2003’te yazdığım ve yakınlarda bazı köşe yazarları tarafından da dile getirilen “Türkiye alt emperyalist bir ülke mi oldu?” sorusu haklılık kazanır.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2003 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0252 412 2141