Temel IRMAK /Gönül Dostu
Bir Çorbaya Beş Kaşık Sığdıran Nesildik
Bazen bir kuşağı anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur. Bir lokantada beş çocuğun tek bir çorbayı paylaşması, o dönemin yokluğunu da dostluğunu da anlatmaya yeter.
Biz, 1970'liler… Tarihin en büyük dönüşümlerinden birine tanıklık eden nesildik. Çocukluğumuz analog, gençliğimiz değişimin içinde, yetişkinliğimiz ise dijital çağda geçti. İki ayrı dünyanın insanı olduk.
Çocukluğumuzun en büyük teknolojisi siyah-beyaz televizyon, kasetçalar ve mahalledeki ankesörlü telefondu. Eğlencemiz sokaktı. Toprak sahalarda futbol oynar, misket dizer, akşam ezanına kadar oyun oynardık. Annemizin camdan yaptığı çağrı, eve dönüş zilimizdi.
Gençliğimiz ekonomik sıkıntılar, uzun kuyruklar ve belirsizliklerle geçti. Evet, o kuyruklara ben de girdim. Gazyağı, zeytinyağı ve şeker almak için saatlerce beklediğimi dün gibi hatırlıyorum. O günler bize sabretmeyi, çalışmayı ve mücadele etmeyi öğretti. Hayat hiçbir şeyi kolay vermedi ama pes etmemeyi öğretti.
Bugünün gençlerine anlattığımızda masal gibi geliyor. Telefonsuz yaşadık, internetsiz öğrendik, navigasyonsuz yolumuzu bulduk. Sosyal medya olmadan dostluk kurduk, mektuplarla hasret giderdik.
Askerde, Amasya'daki acemi birliğimden çocukluk arkadaşım ve asker tertibim Seyfullah'a bir mektup yazmıştım. O mektupta sadece şu cümle bile bir dönemi anlatıyordu:
"En çok mahalleye girerken bağıra bağıra şarkı söylemeyi özledim."
Çünkü bizim mahallelerimiz vardı, arkadaşlıklarımız vardı, özlemlerimiz bile bugünkünden daha sıcaktı.
Kasetlerimizi kalemle sarardık. Teyp kaseti yutunca kopan ince bandı büyük bir sabırla yapıştırır, yeniden dinlemenin sevincini yaşardık. Çünkü o günlerde her şeyin yenisi alınmaz, eskisi tamir edilirdi. Belki de bu yüzden sadece eşyaları değil, dostlukları ve ilişkileri de kolay kolay çöpe atmazdık.
Biz yokluğu da gördük, varlığı da…
Hüseyin, Temel, Ahmet ve Ali...
Çarşamba'nın Üçköprü (Kirazlıkçay) Mahallesi'nde, 12-13 yaşlarındayken beş çocukluk arkadaşımla bir lokantaya gider, tek bir çorbaya beş kaşık sallardık. Kimsenin bundan gocunduğunu hatırlamam. Çünkü o çorbanın içinde paylaşmak vardı, dostluk vardı, kardeşlik vardı. Karnımız belki tam doymazdı ama gönlümüz fazlasıyla doyardı.
Tüketmeyi değil, kıymet bilmeyi öğrendik. Belki çok zengin değildik ama paylaşmayı biliyorduk. İmkânlarımız sınırlıydı, umutlarımız ise sınırsızdı.
Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Dünya avuçlarımızın içine sığdı. Ama iletişim araçları çoğaldıkça insanlar birbirinden uzaklaştı. Bilgi arttıkça sohbetler azaldı, kalabalıklar büyüdükçe yalnızlık derinleşti.
Bazen sanatçıların röportajlarına denk geliyorum. "Birlikte yemeğe gidecek bir arkadaşım yok." diyorlar. İşte bu cümle beni düşündürüyor. Bizim en büyük servetimiz dostlarımızdı. Bir ekmeği paylaşır, bir çorbayı bölüşür, sevinci de hüznü de birlikte yaşardık.
Biz, analog başlayıp dijital çağda yaşamayı öğrenen son nesiliz. Geçmişi de biliyoruz, bugünü de… Belki de bu yüzden iki dünyanın değerini en iyi anlayan kuşağız.
Ali, Ahmet, Temel ve Hüseyin.
Çarşamba'ya her gelişimde çocukluğumun izlerini yeniden buluyorum. Üçköprü (Kirazlıkçay) Mahallesi'nin o sıcaklığını bugün de yaşatan çocukluk arkadaşlarım Gürsel, Seyfullah, Davut, Cengiz, Çetin, Ahmet, Yaşar, Hüseyin, Şükrü, Yüksel, Dursun Ali, Metin ve Necmi'ye; ayrıca tüm mahalle halkına yürek dolusu selamlarımı gönderiyorum.
Yıllar geçti, saçlarımıza aklar düştü. Hayat hepimizi farklı yerlere savurdu. Ama biliyorum ki bir araya geldiğimizde yine aynı çocuklar oluyoruz.
Çünkü insanı genç tutan yaşı değil, hatıralarıdır.
Bir çorbaya beş kaşık sığdıran nesildik… Ve belki de bu yüzden bugün hâlâ dostluğun, paylaşmanın ve insan olmanın kıymetini en iyi biz biliyoruz.
İçimizdeki çocuk hiç ölmesin…
Allah'a emanet olunuz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.