24 Eylül 2018 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Söz Sırası Hayrettin Ertekinde
07 Şubat 2009 Cumartesi 12:34

Söz Sırası Hayrettin Ertekin'de

Ergenekon'da savunma sırası işadamı Hayrettin Ertekin'de! İşte Ertekin'in tam savunma metni...

İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA,

DOSYA NO : 2008/209 E.

SANIK : Hayrettin Ertekin

SUÇLAMA : Suç örgütü üyesi olmak, halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrik, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik, tutuklunun yerini bildiği halde yetkili makamlara bildirmemek, açıklanması yasaklanan bilgileri temin etmek, suçu üstlenmeye azmettirmek, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanun'a muhalefet, 2813 sayılı Telsiz Kanunu'na muhalefet (şu an 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu yürürlüktedir), 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet.


KONU : Savunma ve tahliye talebime ilişkin beyanlarımın sunulması ile tahliye ve beraat talebimden ibarettir.



İZAH :

1- 22.02.2008 tarihinde, suç örgütü üyesi olduğum, halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrik ettiğim, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiğim, tutuklunun bulunduğu yeri bildiğim halde yetkili makamlara bildirmediğim, açıklanması yasak bilgileri temin ettiğim, suçu üstlenmeye azmettirdiğim, 6136 sayılı Kanuna, 2863 sayılı Kanuna muhalefet ettiğim ve şu an yürürlükten kaldırılan ve yerine 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun yürürlükte olduğu Telsiz Kanunu'nu ihlal ettiğim iddialarıyla 22.02.2008 tarihinde yakalanıp, gözaltına alındım ve 26.02.2008 tarihinde de tutuklandım. 11 ayı aşkın süredir tutuklu bulunmaktayım.

2- Savcılık Makamı tarafından hazırlanan, Ülkemizde henüz görülmemiş uzunlukta ve belge kalabalığına sahip olan iddianame ile ekleri, Sayın Mahkemenin malumudur. Savcılık Makamı, birçok kişi hakkında suçlamada bulunarak, esas itibariyle iddiaların bir özeti olması gerekirken iddianame ve eklerini çok uzun ve kalabalık tutarak, deyim yerinde ise huzurdaki davayı bir torba dava haline getirip, içinden çıkılmaz hale getirmeyi hedefleyerek, en önemlisi şahsımızın mağdur olmasına, adaletin ve kamuoyunun da sebepsiz yere meşgul edilmesine neden olmaktadır.

3- Aşağıda sunacağım savunmalarım ışığında, iddianamenin şahsımla ilgili kısımları ve gösterilen sözde deliller dikkate alındığında, öncelikle neden bu kadar uzun süre tutuklu kaldığımı ve hakkımdaki suçlamaları anlayabilmek, özelikle hukuki bir temele dayandırabilmek mümkün olamamaktadır. Ancak bu noktada anlayabildiğim bir husus vardır ki o da, Savcılık Makamı tarafından bilinçli bir şekilde uzun tutulan iddianame, ekleri, sanık sayısındaki çokluk ve davanın medyatik hale getirilmesi nedeniyle, bir başka ifadeyle hukuki olmayan sebeplerle halihazırda tutuklu bulunmakta ve suçlanmaktayım.

4- Sayın Mahkemeye, bağımsızlığına ve tarafsızlığına olan güvenim tamdır. Bundan şüphe duymamaktayım. Bu nedenle, gerek usul ve gerekse esas yönünden yapacağım savunmalarımın dikkate alınmasını, biraz evvel belirttiğim, fakat hukuki olmayan tutuklama dayanaklarının gözardı edilmesini ve öncelikle hakkımda şartları bulunmayan tutuklama tedbirine son verilmesini ve ardından da beraatıma karar verilmesini Sayın Mahkemeden önemle arz ve talep etmekteyim.

5- Yukarıdaki suçlamalar çerçevesinde, öncelikle bu suçlamaların dayanağı olarak Savcılık Makamı tarafından ortaya konulan maddi vakıaların ve delillerin nelerden ibaret olduğunu, bunlar ile hakkımda yapılan suçlamaların mukayesesini, sonrasında da usul ve esas açısından hukuki nitelendirmeler ile savunmalarımı, en sonunda da tahliye talebimin dayanaklarına yer verip, savunmamı tamamlayacağım.

SÖZDE SUÇ ÖRGÜTÜNÜN VARLIĞINA VE SÖZDE SUÇ ÖRGÜTÜNE ÜYE OLDUĞUM İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Bu suçlama dahil hakkımdaki tüm suçlamaları kesinlikle reddediyorum ve Savcılık Makamı tarafından hakkımda isnat edilen fiillerin ne derece mesnetsiz, hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, soyut şüphelerden yola çıkılmak suretiyle sözde bir örgüt oluşturulmaya çalışıldığını, birbirleri ile irtibatı olmayan olay ve kişilerin suni olarak bağlantılarının kurulmaya çalışıldığını, Savcılık Makamı tarafından ortaya konulan iddia ve sözde delillerin Türk Ceza Hukuku'nun bu konuda aradığı suçun unsurlarını ortaya koymaya yeterli olmadığını, sırf birtakım tanışıklık, özel telefon konuşma ve özel yazışmalardan hareketle suçlamaların yapıldığını, bu haksız ve dayanaksız suçlamalarla mağdur edildiğimi, uzun süredir tutuklu olarak yargılandığımı açık bir şekilde Sayın Mahkemenize izah etmek isterim.

Huzurdaki dava, binlerce sahifelik iddianame, binlerce sahifelik sözde delilden oluşmaktadır. Sahifeler dolusu doküman içinde, işlediğim iddia edilen suçlara ilişkin ise somut bir delil bulunmamaktadır. Örgüt üyesi olduğum, bu kapsamda faaliyetlerde bulunduğum, sanki tüm imkanlarımı seferber etmişçesine halkı kin ve düşmanlığa alenen ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı halkı isyana tahrik ettiğim iddia edilmektedir. Huzurdaki davada öncelikle Savcılık Makamı tarafından, suç örgütünün varlığını ortaya koyan bir yapılanmanın olup olmadığını, şahsımın da bu örgütün bir üyesi olup olmadığının, yasal dayanakları gösterilmek suretiyle şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlanması gerekmektedir. Anayasamızın güvencesi altında bulunan “masumiyet karinesi” ve “iddia edenin iddiasını ispatla yükümlülük külfeti”, Savcılık Makamı tarafından öncelikle suçlamaların şartını ortaya koymaktadır. Ancak huzurdaki davada, birtakım soyut iddia ve sözde delillerle tutuklandım, hapis cezası gibi muameleye maruz kaldım ve bu yargılamada da ispat etme külfeti bende imiş gibi savunma yapmak zorunda bırakıldım. Oysa tutuklu olmasa idim, Savcılık Makamının suçlamalarını kanıtlayabilmesi yönünde delilleri ortaya koymasını bekleyip, ardından savunma hakkımı kullanacaktım. Mevcut durumda ise kendimi, zaten şartları olmayan tutuklama tedbirinin bir an evvel kaldırılabilmesini sağlamak için, esas hakkında savunma yapmak ve suçsuz olduğumu ispatlamak zorunda bırakılmış hissetmekteyim.

Öncelikle hakkımdaki suçlamaların, konuşmalardan ibaret delil olan ve tek başına kişilerin mahkumiyetine esas alınamayacak telefon görüşmelerine, bu görüşmelerden yola çıkılarak yapılan yorumlara dayandırılmaması, Savcılık Makamı tarafından hakkımdaki suçlamaların somut, inandırıcı ve destekleyici delillerle ortaya konulması gerekirdi. Huzurdaki davaya ilişkin iddianame, tüm bu hususlar hiçe sayılmak suretiyle somut ve inandırıcı delillerle desteklenmeden düzenlenmiş ve bir takım münferit olaylar yanlı şekilde Savcılık Makamı tarafından yorumlanarak, davaya konu edilmiştir. Sayın Mahkemenizce, elbette tüm bu hususlar dikkate alınacak ve yargılandığım bu dava, hukukun temel ilke ve esasları dikkate alınmak suretiyle sonuçlandırılacaktır.

Savcılık Makamı tarafından; ortada bir terör amaçlı suç örgütünün olduğu, bu örgütün hücre sistemi ile kurulup faaliyetlerini yürüttüğü, örgütün siyasi ve askeri hedefleri gerçekleştirmek için kurulduğu, cebir ve şiddete başvurduğu, Devletin resmi müesseselerinden gelen yazılarda bu örgütün varlığı teyit edilmediği halde, bu cevabi yazıların dahi örgütün varlığı doğrultusunda kullanıldığı ve örgütün varlığına dayanak olarak kullanıldığı, terör ve terörizmden bahsedilirken sözlüklerden yararlanıldığı, terör örgütlerinin ne şekilde yapılandığının anlatıldığı, suç örgütü ve terör örgütü kavramlarının Türk Hukuku'nda ne şekilde düzenlendiği, davamızdaki iddiaya konu sözde terör örgütünün özellikleri ile bu konudaki hukuki düzenlemelerin paralellik taşıdığı, sözde elde edilen bilgi ve belgeler ile tanık beyanlarının terör örgütünün varlığını gösterdiği, somut olaydaki ideolojik hedef, gizli yapılanma, sözde hiyerarşik yapı, suç işlemeye elverişli vasıtaların mevcudiyeti ile örgüte ait iç ve dış bağlantıların varlığının terör örgütüne yönelik iddiayı doğruladığı ileri sürülmüştür.

Savcılık Makamı bu iddiasını kanıtlamak amacıyla, birtakım olaylara, soruşturma kapsamında elde edilen delillere yer vermiştir. Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinde gösterilen unsurlar dikkate alınmak suretiyle var olup olmadığı tespit edilmesi gereken suç örgütünün bulunduğu yönünde Savcılık Makamı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 132. maddesi ile Suç Eşyası Yönetmeliği'nin 10. maddesine aykırı şekilde imha edilen el bombaları, birbirini tanımayan, anlaşma ve işbirliği kurmak suretiyle bir suç örgütünde yer aldıklarına dair hiçbir somut tespit, inandırıcı ve destekleyici kanıt bulunmayan kişilerden hareketle, bazı durumlarda da sırf insanların birbirini tanımasından, özellikle telefon ve internet yoluyla yapılan görüşmelerden yola çıkmak suretiyle birtakım sözde deliller toplamıştır.

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesi uyarınca; anlaşma ve işbirliği içinde hareket eden en az üç kişi sahip olunan üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli şekilde ve hiyerarşik bir yapı içinde, ceza normlarında suç sayılan fiil veya fiilleri, yani bir örgüt faaliyeti çerçevesinde belirlenen amaç suçları işlemek maksadıyla biraraya geldiklerinde, bu birlikteliğin varlığı kesin olarak tespit edildiğinde suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun işlendiği düşünülebilir.

Suç örgütü, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendilerine veya başkalarına haksız menfaat sağlamak amacıyla önceden sayı ve niteliği belirsiz suçları işlemek için, işlenecek suçlardan bağımsız olarak tam bir işbirliği ve eylemli paylaşım içerisinde, en az üç kişi tarafından kurulan ve bünyesinde hiyerarşik bir yapı taşıyan, süreklilik ve devamlılık özelliği gösterecek şekilde yapılanıp, amaç suçları işlemek amacıyla yola çıkan suç ortaklarına verilen addır.

Örgüt kurmak ve yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı bir kişiyi sorumlu tutabilmek için, failin bu örgütün suç işlemek amacına yönelik olarak faaliyette bulunduğunu bilmesi ve birleşme iradesiyle hareket etmesi gerekir. Özel kastla işlenebilen bu suçların failleri suç işlemek amacıyla bilerek ve isteyerek iradelerini ortaya koymaları gerekir. Birleşmeden maksat, yalnız suç işlemeye yönelik kastın varlığı ve iştirak iradesi olduğu halde, suç örgütündeki birleşme, devamlılık, birden fazla suç için bir araya gelme ve süreklilik olarak, basit birleşme ve suça iştirakten ayrılır.

Bu anlamda örgüt, birden çok ve belirsiz sayıda suçların işlenmesi yönünde ortak niyet ve kararla hareket edip birleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Ayrıca, planlı bir ortaklık ve eylemli paylaşma iradesinin varlığını da, örgütlü suçun unsurları arasında saymak gerekir.

Suç işlemek için örgüt kuran sanıkların aralarında önceden anlaşıp, işbölümü, hiyerarşik yapı içinde ve süreklilik gösterecek şekilde bir teşkilatlanma göstermesi gerekir. Aralarında emir-komuta zincirinin varlığını gösteren, bu varlığın somut, inandırıcı, destekleyici delillerle hiyerarşik yapı ve teşkilatlanmanın bulunduğu kanıtlanamayan birleşmeler örgüt kapsamında değerlendirilemez. Bir suç örgütünün varlığında, hiyerarşik yapılanma, örgütten ayrılamama, örgütün istediği şekilde hareket etme ve yaşama zorunluluğu tespit edilmelidir.

Üç veya daha fazla kişinin birleşmesini örgüt sayabilmek ve bu kişiler tarafından işlendiği ileri sürülen suçları “örgüt” kapsamında değerlendirebilmek için, birlikte hareket eden failler arasında süreklilik, yani örgütlü olarak birden fazla suç işleme iradesi bulunmalı, kararlılık ve amaçlanan suçları işlemek maksadıyla oluşturulan hiyerarşik yapının varlığının, tereddüde mahal bırakmayacak delillerle tespit edilmesi gerekir.

Suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerde, organize bir yapı ve belirsiz nitelikte suçları işlemeye dair bir programın varlığı şarttır. Sanıkların anlaşıp organize halde hareket ettiklerinin belirlenemediği durumda, suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütün varlığından bahsedilemeyecektir.

Terör örgütlerinde de, çıkar amaçlı suç örgütlerinde olduğu gibi disiplinli, organize hiyerarşik yapı, örgüt üyeleri arasında işbölümü ve örgüt içi yaptırım sistemi bulunmalı ve somut olayda da tüm bunların gerçekleştiği sadece birtakım evrak üzerinden değil, gerçekleşmiş olaylarla ortaya konulmalıdır.

Terör örgütleri ile çıkar amaçlı suç örgütleri arasındaki fark ise, takip edilen amaçtadır. Terör örgütlerinin amacı, Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde belirtildiği üzere, Ülkenin siyasi, hukuki, sosyal, laik ve iktisadi düzenini değiştirmektir. Bir başka ifadeyle, terör örgütünün tercih ettiği ideolojinin kurumsallaştırılması ve hayata geçirilmesi söz konusudur. Oysa somut olayda, bu amacı hedefleyen ve hakkında “terör örgütü” nitelendirilmesi yapılabilecek bir teşkilatlanmanın mevcut olmadığı izahtan varestedir.

Ortada bir örgütün olmadığını ve şahsımın da böyle bir örgütün üyesi olmadığımı, hakkımda yapılan suçlamaların temelini bu konunun teşkil etmesi sebebiyle sürekli tekrarlama gereğini duymaktayım. Örgüt, birden çok ve belirsiz sayıda suçların işlenmesi yönünde ortak bir niyet ve karar ile birleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu birliktelik, planlı bir ortaklık ve eylemli paylaşma iradesinin varlığını gerektirir. Bu suçun manevi unsuru ise, özel kast olarak kabul edilmiştir. Faillerin, suç işlemek maksadıyla, yani bu saik altında bilerek ve isteyerek birleşmiş olmaları gerekmektedir. Savcılık Makamının iddianamesinde, var olduğu ileri sürülen suç örgütü ile sürekli bir birliktelik içinde olmak gibi bir niyetimin varlığı ve bu yönde herhangi bir suçun işlenişine katıldığıma dair tespit bulunmamaktadır. Şahsımla diğer sanıklar arasında planlı bir ortaklık, süreklilik, eylemli paylaşma iradesi mevcut değildir.

Savcılık Makamının temel iddiası, terör örgütünün varlığı isnadına dayandırılmıştır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, hem bu suçun yasal unsurları ve hem de ispat hukuku açısından ortada bir terör örgütünün olmadığı aşikardır.

Savcılık Makamı tarafından, huzurdaki kamu davasına dayanak oluşturan soruşturma başlayıncaya ve hatta iddianame hazırlanıncaya kadar,Ülkemizin iç ve dış güvenliğinden sorumlu kolluk ve askeri kuvvetleri, hiç hoşuma gitmese de Savcılık Makamınca verildiği için şu an söylemek zorunda kaldığım “Ergenekon Terör Örgütü” adlı bir yapılanmanın varlığını tam manası ile ortaya koymadıkları gibi, kabul etmemişler ve bu konuda herhangi bir yetkili makama da bildirimde bulunmamışlardır.

Oysa 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu'nun 2. maddesi ile 4. maddelerinde, Ülkemizin milli güvenlik siyasetini tespit etmek, her türlü iç ve dış tehditlere karşı korunması ve kollanmasını sağlamak konularında, 1982 Anayasası'nın 118. maddesi gereğince kurulan Milli Güvenlik Kurulu'nun yetkili olduğu belirtilmiştir. 2945 sayılı Kanunun 6. maddesinde ise, Kurulun gündeminin Cumhurbaşkanı tarafından düzenleneceği ve gündemin hazırlanmasında Başbakan ile Genel Kurmay Başkanı'nın önerilerinin dikkate alınacağı ifade edilmiştir. Buna göre, bir an için huzurdaki davaya konu terör örgütünün var olduğu ve Ülkemiz açısından özellikle iç tehdit niteliğini taşıdığı iddia edilmekte ise, bu hususun öncelikle Milli Güvenlik Kurulu'nun gündemine çok önceden getirilmiş olması gerekirdi. Oysa dava dosyası incelendiğinde ve güvenlik kuvvetlerinden gelen cevabi yazılar değerlendirildiğinde, gerek huzurdaki davaya konu iddialar ve gerekse bu davaya bağlı olduğu ileri sürülen ve Savcılık Makamı tarafından devam ettirilen soruşturmadaki suçlamaların ağırlığına paralel ve Devletin resmi makamları tarafından kabul edilen bir terör örgütünün bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca bilmekteyiz ki, bugüne kadar Ülkemiz dahil her yerde terör örgütleri kendilerini özellikle eylemleri ile deşifre etmişler ve isteklerini ortaya koyma gayretini göstermişlerdir. Huzurdaki davada, Savcılık Makamının soruşturmasına ve iddianame hazırlığına kadar ortada kendisini deşifre etmeye çalışan bir örgütün varlığından bahsedilemez. Örgütün adı dahi, Savcılık Makamı tarafından konulmuş ve bu ad altında bir örgütün varlığı hiçbir şekilde sanıklarca kabul edilmemiştir. Savcılık Makamı yıllara yaygın şekilde devam eden “terör örgütü” tanımına, sırf şahsımızı ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakabilmek için bilimsellikten uzak bir bakış açısı getirmiştir. Savcılık Makamının bu anlayış ve tespitine katılmak mümkün değildir.

İçi boş ve dayanaktan yoksun olan iddianameyi destekleyebilmek amacıyla, birbirleri ile ilgisi olmayan kişi ve olaylar, henüz açığa çıkarılmamış, kim tarafından yapıldığı bilinmeyen ve tespit edilemeyen olaylar, varlığını ileri sürdükleri huzurdaki davaya konu sözde örgütün ve yargılanan bizlerin üzerine yıkılmaya çalışılmış ve çalışmaktadırlar. Bu hali ile Savcılık Makamı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin ikinci fıkrasını bilerek ve isteyerek ihlal edip, görevini de kötüye kullanmıştır. Bu hükme göre, “Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür”.

Somut olay ve davamız ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin ikinci fıkrası dikkate alındığında, savunmamı oluşturan bu beyanlarımda ne derece haklı olduğumu Sayın Mahkemenin takdir ve değerlendirmesine sunuyorum.

Somut olay ve hakkımda isnad edilen sözde örgüte üye olma fiili incelendiğinde, örgüt kurma suçunun yasal unsurları oluşmadığı, suç örgütünün varlığına ilişkin delillerin yeterli, şüpheyi ortadan kaldıracak derecede somut, inandırıcı ve destekleyici olmadıkları, Savcılık Makamının sadece varsayımlardan, soyut birlikteliklerden ve kanun koyucunun aradığı suç işleme irade ve kastını tespit etmeden hareket ettiği, bu çerçevede suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı görülecektir.

Yargıtayımızın, somut delillerle desteklenmeyen, sırf şüpheli olaylardan yola çıkılarak kişiler hakkında mahkumiyet kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğunu açık şekilde gösteren birçok kararı bulunmaktadır. Örneğin;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 01.02.2005 tarihli, 2004/10-193 E. ve 2005/2 K. sayılı kararında, “Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkumiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek dahi olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır”.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 12.07.2005 tarihli 2005/10-62 E. ve 2005/94 K. sayılı kararında, “Dosya içeriği, sanık T'nin savunmasının aksine, cezalandırılmasına yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı bir kanıt bulunmadığını ortaya çıkarmaktadır. Bu yorum 'kuşkunun sanık lehine yorumlanacağı' temel ilkesinin sonucudur.” şeklinde ifadelere yer vermiştir. Bu karara benzer birçok karar ile Yargıtay'ın müstekar içtihatları ışığında, somut olayda huzurdaki davada yargılanmama ve tutukluluğumun devamına yeter derecede somut, şüpheden uzak, kesin delilin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki Yargıtay kararları ve ceza normları ışığında; davaya konu örgüt suçlaması ve buna bağlı diğer suçlamalar,somut, inandırıcı ve destekleyici delillerle ortaya konulmadığı halde, hakkımdaki tutuklama tedbirinin uygulanmasına devam edilmesi “suçsuzluk/masumiyet karinesi” ile bu karinenin doğal bir sonucu olarak kabul edilen “şüpheden sanık yararlanır” prensibini hiçe saymak anlamını taşıyacaktır. Somut, elle tutulur, gözle görülür delillerin elde edilemediği olayımızda, bir an için telefon konuşma içeriklerinden hareket edilecek olsa bile, bu konuşmalarda suç unsurunun bulunmadığı, olsa dahi Savcılık Makamının bu telefon konuşmalarında yer aldığını iddia ettiği asli isnadını kanıtlamaya yönelik somut ve destekleyici delilleri sunamadığı dikkate alınmalıdır.

Somut olayda, suç örgütünün varlığını gösteren ciddi, yeterli, hukuka uygun, kesin, somut, inandırıcı ve şüpheyi ortadan kaldıracak deliller bulunmamaktadır. Hakkımda tutuklama tedbirine devam edilmesi, “masumiyet karinesi” ile “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerinin hiçe sayılması, Yargıtay tarafından benimsenen içtihatların ihlali ve ceza yargılaması ilkelerinin gözardı edilmesi sonucunu doğuracaktır.

Bir an için suç örgütünün varlığı kabul edilecek olsa bile, bu suçun unsurlarını ortaya koyan Türk Ceza Kanunu'nun 314. maddesinin ikinci fıkrası anlamında, somut olayda örgüt üyeliği suçunun unsurlarının gerçekleşmediğini ve bu durumun aksini gösteren somut, inandırıcı ve destekleyici delillerin de Savcılık Makamı tarafından ortaya konulamadığını belirtmek isterim.


Savcılık Makamı, sözde örgüte üye olduğuma, örgütün medya yapılanmasının içinde yer aldığıma ve örgüt faaliyeti çerçevesinde suç işlediğime dair birtakım iddia ve deliller ortaya koymaya çalışmıştır. Savcılık Makamı, sanki ortada suç örgütü varmış ve ben de bu örgütün üyesi imişim gibi bir varsayımdan hareketle, şahsımın ne olduğu belirsiz bazı örgütsel faaliyetlerin içinde bulunduğumu iddia etmiştir.


Netice itibariyle; ceza yargılamasının asli amacı maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Maddi gerçek; akla uygun ve realist, olayın bütününü veya bir parçasını temsil eden kanıtlardan veya kanıtların bütün olarak değerlendirilmesinden ortaya çıkarılmalıdır. Bir takım varsayımlara dayanılarak tutuklama tedbirine devam edilmesi, ceza yargılamasının amacına, başta suçsuzluk karinesi ve dürüst yargılanma ilkesi olmak üzere insan haklarına kesinlikle aykırılık oluşturacaktır.

Hakkımda yakalama ve gözaltına alma tedbirleri hukuka aykırı olarak tatbik edilmiştir. Tutuklama tedbirinin yasal şartları oluşmadığı halde hakkımda tutuklama tedbirine devam edilmektedir.

Hakkımda soruşturma aşamasında tatbik edilen yakalama ve gözaltına alma ile yine soruşturma aşamasında başlayıp bugüne kadar devam eden tutuklama tedbirleri hukuka aykırıdır. Örneğin, tutuklama tedbirinin tatbiki Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesinde “kaçma şüphesi”ne bağlandığı halde, somut olayda başlayan ve daha önce diğer bazı sanıklar hakkında gerçekleşen yakalama, gözaltına alma ve tutuklama tedbirlerine rağmen, kaçmadığım ev ve işyerimi terk etmediğim ortadadır. Bu durum bile, şahsıma yöneltilen suçlama ile bir ilgimin bulunmadığını ve hakkımda tutuklama tedbirinin uygulanmasını gerekli kılabilecek somut zorunluluğun olmadığını ortaya koymaya yeterlidir.

İddianame ve eklerinden anlaşılacağı üzere, şahsım açısından Savcılık Makamı tarafından toplanacak ve Sayın Mahkemeye ibraz edilecek delil de bulunmamaktadır. Aleyhime suç delili olarak sunulanlar, özellikle telefon konuşma içerikleri, bilgisayarlardan elde edilen birtakım özel yazışmalar ve aramalar sonucunda elde edilen birtakım eşyadan ibarettir. Bu konuda aşağıda açıklama yapacak olmakla birlikte, hakkımdaki tutuklama tedbirinin devamı bakımından toplanacak başkaca bir delilin olmadığını, bir an için olsa bile delil karartma ihtimalimin bulunmadığını şimdiden belirtmek isterim.

Olayımızda, tutuklama tedbirinin tatbikinde aranan “kuvvetli suç şüphesi” şartının bulunmadığı görülmektedir. Adaletten kaçma ve delilleri karartma gibi tutuklama tedbirinin tatbikini gerekli kılacak zorunluluk da bulunmamaktadır.

Ayrıca, tutuklama tedbirinde de makul süre aşılmıştır. Koruma tedbirlerinin tatbikinde, 1982 Anayasası'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası ile sahip olduğu masumiyet, yani suçsuzluk karinesi gözardı edilmiştir. Deyim yerinde ise, hazırlanan iddianame ve ekleri ile ispat külfetinin yönü değiştirilmeye çalışılmış ve işlemediğim halde, iddiaya konu suçlarla şahsımın ilgisi olmadığını kanıtlamak yükümlülüğü altında bırakıldığımı düşünmekteyim. Çünkü iddianame incelendiğinde, şahsımla ilgili suç örgütü üyesi olduğuma dair hiçbir somut delilin konulamadığı, sadece telefon konuşmalarından ve birileri ile tanışıklığımdan hareket edilmek suretiyle gayri ciddi suçlamanın yapıldığı anlaşılacaktır.

Ortada kuvvetli suç şüphesi olmaksızın ve tutuklama tedbirinin diğer şartları bulunmaksızın, hakkımda en ağır koruma tedbiri olan tutuklamaya devam edilmesinin ne derece hukuka uygun olduğunu Sayın Mahkemenin takdir ve değerlendirmesine bırakıyorum.

Huzurdaki davada evrensel bir ilke olan masumiyet/suçsuzluk karinesi tümüyle ihlal edilmektedir. Nitekim 1982 Anayasası'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6. maddesinin ikinci paragrafında düzenlenen “masumiyet/suçsuzluk karinesi”, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir.Masumiyet karinesi gereği suçsuz olduğunu varsayılan bir kişinin suçlu kabul edilebilmesi için, fiilin ispatlanması, yani şüphenin tamamen bertaraf edilmesi gerektiğinden, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı ve ona paralel bir ilke olduğundan, hakkımda artık ceza niteliğini almış tutuklama tedbirine devam edilmesinin hukuka aykırılığı konusunda başkaca bir söz söylemeye gerek olmadığını ifade etmek isterim.

Şahsıma yöneltilen örgüt üyeliği suçlaması, hem unsurları itibariyle oluşmamış ve hem de Savcılık Makamı tarafından ortaya konulan deliller bu suçlamayı kanıtlamaya yeterli ve elverişli değildir. Ayrıca Savcılık Makamı tarafından ortaya konulan sözde kanıtlar, tutuklanmamın ön şartı olarak gösterilen “kuvvetli suç şüphesi” esasını da ortaya koyamamıştır.

Üzerime atfedilen suçları işlemediğimden ve iddia edildiği gibi sözde örgüt yapılanmasında yer almadığımdan, bir gün dahi kaçmak aklımın ucundan dahi geçmemiştir. Yapılan suçlamalara ilişkin sunulan sözde bilgi ve belgeler, hakkımda “KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHESİ” oluşturacak nitelikte dahi değilken, tutuklanmama neden olacak kadar kuvvetli bulunması düşündürücüdür.


Tutuklanmama sebep olan kaçma şüphesinin var olmadığı son derece açıktır. OTUZ BEŞ YILDIR AYNI YERDE İKAMET EKMEKTE OLAN SABİT İKAMETGAH SAHİBİ BİR İNSANIM. Soruşturma başladığında da ikametgahımı değiştirmedim. Tarafımdan “sözde delillerin karartılma” ihtimali dahi yoktur. Hakkımda uygulanan tutuklama tedbiri, kesinlikle hukuka aykırıdır. Daha ne kadar süreceği belli olmayan bir dava kapsamında cezaevinde tutulmamın hiçbir hukuki veya fiili yararı bulunmamaktadır. Tedbir niteliğini aşan ve artık “ceza” halini almış bu uygulama, son derece hatalıdır. Zayıf, soyut, varsayımdan ibaret iddialara dayanılarak hiçbir gerçek delil sunulamadan, kaçma şüphesi bulunmayan bir sanık hakkında tutuklama tedbirinin uygulamasının insan hayatı ile oynanması dışında bir anlamı yoktur. İleride önüne geçilemez, telafisi güç ve imkansız zararların ortaya çıkmasının önüne geçilmesi ve mağduriyetimin bir an önce giderilmesi bakımından hakkımda uygulanan ve yasal şartları oluşmayan tutuklama tedbirinin derhal kaldırılmasını Sayın Mahkemenizden talep etmekteyim.


SÖZDE ÖRGÜTÜN FAALİYETİ ÇERÇEVESİNDE MEDYA YAPILANMASININ MENSUBU OLARAK GÖSTERİLMEME İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Savcılık Makamı iddianamesinde özetle; “ENTERNET” grubun sahibi olduğumu, çeşitli gazete, internet sitesi ve televizyonlarda sözde örgütün amacı doğrultusunda yazı, yayın ve propaganda faaliyetleri yaptığımı, örgütün amaç ve faaliyetlerine uygun olarak medyayı ele geçirmek için faaliyetlerde bulunduğumu ifade etmiştir.

İddialara ilişkin savunmama başlamadan önce önemle belirtmeliyim ki, şahsım olarak Ülkemde cereyan eden siyasi ve toplumsal gelişmeleri titizlikle ve yakından takip etmekte, sürekli araştırarak, okuyarak her türlü bilgi ve araştırmalarımı yakın çevrem ve görüşmelerde bulunduğum kişilere aktarmakta ve çevremde bulunan kişilerle bilgi alışverişinde bulunmak suretiyle kendimi geliştirmekteyim.

Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durum beni her geçen gün biraz daha düşünmeye sevk etmiş ve Ülkeme daha yararlı işler yapma noktasına getirmiştir. Ancak hiçbir şekilde, düşünce açıklamalarımı yasal zemin dışına taşımadım. Hukukun öngördüğü ilke ve kurallara, Cumhuriyetin esaslarına uygun ve yaraşır biçimde yaşantımı sürdürdüm. Nitekim tüm yaşamım boyunca kendime çalışmayı esas edinerek, Ülkemin kalkınması için birçok ticari teşebbüste bulunmuş, kuyumculuk, ithalat-ihracat, gıda, medya, turizm sektörlerinde faaliyet göstermek suretiyle birçok kişiye iş olanağı sağlamış bulunmaktayım.

Medya irtibatı iddiasında adımın geçmesine neden olan Enternet Şirketi'nin sahibi olmam nedeniyle halkı kin ve düşmanlığa ALENEN tahrik ettiğim sonucuna varılmıştır. Savcılık Makamı, ismi “Enternet” olmasından hareketle ve ön yargılı şekilde, şahsımın internet sitesi sahibi olduğumu ve bu site aracılığıyla halkı kin ve düşmanlığa, isyana tahrik ettiğimi iddia etmektedir. BU İDDİA SON DERECE GAYRİ CİDDİDİR. Çünkü “Enternet” ismi, şahsıma ait bir internet sitesinin değil, resmi ortağı olduğum Bulgaristan-Sofya'da kurulu bir şirketin unvanıdır. İnternet üzerinden resmi ortağı olduğum bu gruba hitaben aylık strateji yazıları yazmaktayım. Şahsıma ait hiçbir internet sitesi bulunmamaktadır. Ancak Savcılık Makamı tarafından, söz konusu Şirket şahsıma ait bir internet sitesi olarak gösterilerek, iddiaya konu yazışmalarımın halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik unsurları içerdiğinden bahisle hakkımda asılsız ve dayanaksız iddialar ileri sürülmüştür.

Daha önce de savunmamda Sayın Mahkemenize belirttiğim üzere, ben Devletini ve Milletini seven, Dünya genelinde gelişen siyasi ve toplumsal olaylara yakından ilgi duyan ve sürekli okuyup yazarak fikir ve düşüncelerimi aydın kişiler ve yakın çevremle paylaşmaktan çekinmeyen bir kimseyim.

Savcılık Makamı tarafından iddianamede, telefon konuşmalarımda olduğu gibi, bazı kişi ve arkadaşlarla yapmış olduğum yazışmalarımda, kamuya kapalı bir şekilde, kim olduğu bilinmeyen sayısız kişilere yönelik olmayan, sadece karşılıklı konuşma, yazışma ve gönderilerden ibaret, hiçbir şekilde eyleme dökülmemiş, özel düşünce açıklamalarıma yer verilmiştir. Söz konusu yazışma ve düşünce açıklamalarımda, demokratik hukuk devleti niteliklerini taşıyan Ülkemde herhangi bir suç teşkil eden taraf bulunmamaktadır.
Düşünce açıklamalarının suç teşkil etmediği, istisnai olarak suç teşkil edebilmesi için son derece sınırlı şartların arandığı bir durumda, sırf telefon konuşma, internet ortamında yazışma ve sözde birkaç kişiyi tanıyor olmamdan hareketle örgüt üyesi ve bu üyelik kapsamında son derece ciddi nitelik taşıyan suçlamalara muhatap olmamı kabul etmem mümkün değildir.

Düşünceyi aşan, dışarıya tesir eden ve elverişli vasıtalar kullanılmak suretiyle işlenen veya teşebbüs edilen somut bir suç olmadıkça, birtakım yakıştırma, düşünce açıklamalarından ibaret telefon konuşması veya internet ortamındaki yazışma ya da tanışıklıklardan yola çıkarak suçlama yapmak açık bir hukuka aykırılıktır. Bunun aksinin kabulü halinde, kamuoyunda fikir özgürlüğüne baskı kurulması kanaati oluşacak, bireyler fikir ve düşüncelerini açıklamaktan imtina edecek ve bu durum, gelişen süreç içerisinde “anayasal düzen ve demokrasi”nin büyük ölçüde yara almasına neden olacaktır. Her vatandaşın olduğu gibi, meslek ve kariyer sahibi bir insan olarak Ülkemin meselelerine duyarlı olmam, bu konuda düşünce ve itirazlarımı ortaya koymam, 1982 Anayasası'nın güvencesi altında bulunan demokratik bir hakkın, yani düşünce açıklama hürriyetinin icrasından ibarettir.

Düşünce açıklamalarından korkmamak ve sırf bundan dolayı suçlanmamak gerekir. Bu nedenledir ki, gerek İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve gerekse iç hukuk kurallarımız ile Türkiye Büyük Millet Meclisimiz, düşünce açıklama hürriyetinin mümkün olduğu kadar geniş kullanılmasını sağlayan kural ve uygulamaları kabul etmektedir.

Huzurdaki davada yargılanan şahıslardan birkaçını tanıyor olmam, hukuka aykırı bir oluşum içerisinde olduğum anlamına gelmemektedir.

Huzurdaki davada yargılanan insanların çoğunu tanımadığım gibi, tanıdığım birkaç kişi ile de suç işlemek amacıyla biraraya gelecek veya suç örgütüne üye olacak birlikteliğim ve samimiyetim de söz konusu değildir. Bir kimse ile telefonda konuşmuş olmak veya bir kimseyi tanıyor olmak, Türk Ceza Hukuku'na göre kesinlikle suç değildir.

İşadamı ve medya kuruluşu sahibi olmam nedeniyle birçok kişi ile görüşmelerim olmuş, bu görüşmelerimde birçok kişi ile tanışmış ve fikir alışverişinde bulunmuş ve tüm bu görüşmelerimi yasal zeminde gerçekleştirmiş bulunmaktayım. Tanıdığım ve görüştüğüm kişilerden dolayı sözde suç örgütünün içine dahil edilmem, birtakım kişileri tanıdığımdan bahisle hakkımda suç örgütüne üye olduğum iddiasına yer verilmesi açık şekilde hukuka aykırıdır.

Ancak Savcılık Makamı, maalesef hazırladığı iddianamenin şahsımla ilgili kısımlarında, birkaç kişi ile yapmış olduğum ve içeriği suç olmayan özel telefon konuşmalarından dolayı örgüt üyesi olmakla suçlamıştır. İddianame incelendiğinde, örneğin Sedat Peker ile yaptığım özel bir telefon görüşmesini Savcılık Makamı dayanak almış ve şahsımı herhangi bir somut delil göstermeksizin örgüt üyesi olmakla suçlamıştır. Ceza yargılaması hukukunda, suçun ispatı yönünden bu şekilde iddiayı kanıtlama ve sonuca varma usulü olamaz. Son derece keyfi, sübjektif, kötü niyetli ve sırf bir insanın bir başka insanı tanıması ve onunla konuşmasından dolayı suçlanması, demokratik hukuk devletlerinde görülecek ve kabul edilecek bir uygulama değildir.

Ticari faaliyetlerim arasında önemli bir yeri alan kuyumculuk mesleğini icra etmem nedeniyle, farklı sosyal ve siyasi görüşlere sahip kişilerden oluşan çok geniş çevrem vardır. Tanıdığım ve ilişkide bulunduğum kişiler arasında Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bürokratlar, işadamları, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ve bunların eşleri bulunmaktadır. Sosyal hayatta tüm bu kişilerle yapmış olduğum görüşmelerden ya da bu kişileri tanımamdan yola çıkılarak suç örgütüne üye olduğum iddiasına yer verilmesi, Sayın Mahkemenin de takdir edeceği üzere son derece anlamsız ve hukuki dayanaktan yoksundur.

HALKI TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ'NE KARŞI SİLAHLI İSYANA TAHRİK İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Savcılık Makamı tarafından, internet ortamında paylaştığım fikir ve araştırmalarımdan ve bu araştırmaların içeriğinden hareketle, halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik ettiğim iddia edilmektedir.

Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinde belirtildiği üzere, halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimse cezalandırılmaktadır. Ancak suçun oluşması bakımından önemli olan husus, halkı silahlı olarak maddi bir fiile kışkırtmaktır. Silahlandırmanın, kişiselliği ve yerelliği aşan nitelik ve ölçülerde olması, buna bağlı olarak da halkın Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne silahlı isyana tahrik amacına yönelik icra hareketlerinin gerçekleşmiş olması, suçun maddi unsurunun oluşması bakımından aranan şartlar olarak gösterilmiştir. Silahlı isyan, Devlet otoritesini yok etmek amacını ifade eder. Bu amaç, halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrikin elverişli vasıtalarla işlenmesi gerekir. Sadece düşünce açıklamaları, TCK m.313'de öngörülen suça konu fiilin icrası için yeterli ve elverişli vasıta olma özelliğini taşımaz.

Somut olayda isnada konu araştırma ve yazılarım bir bütün olarak incelendiğinde, PKK terör örgütünün kanlı eylemlerine duyduğum infial ile söz konusu eylemlerin önlenmesi isteği, Vatan ve Millet sevgisi, Cumhuriyet ve Anayasa ilkelerinin vazgeçilmezliği hakkında olduğu Sayın Mahkemeniz tarafından da görülecektir. Tüm bu internet ortamında paylaştığım araştırma ve yazılarımın içeriğinde, halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden fikir ve düşünceler yer almadığı gibi, halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik ettiğime dair hiçbir somut yazı, fikir ve düşünce açıklaması da bulunmamaktadır.

Halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik fiilinin oluşabilmesi için, halkı “silahlı olarak” maddi bir fiile kışkırtma hareketinin yapılması gerekir. Bu noktada, sadece düşünce açıklamalarının ortaya konulması elverişli vasıta kabul edilemez. Ortada halk tarafından bilinen, takip edilen, okunan ve izlenen bir kişi olmalı ve bu kişi tarafından aleniyet kazanacak şekilde yazılan yazı ve sözlü açıklamalarla halk açık bir şekilde “silahlı olarak” isyana tahrik edilmelidir. Tahrik etmek, açık bir şekilde tahrik özel kastını taşıyan fail tarafından başkalarını ve geniş kitleleri etkilemeye elverişli yol ve yöntemlerle halkı Hükümete karşı silahlı isyana yönlendirilebilmesi kudretini içerir.

Suçun maddi unsurunun gerçekleşmesi bakımından, somut olayda halkın Hükümete karşı silahlı olarak isyan aşamasına gelmiş veya getirilmiş olduğunun tespiti gerekir. Aksi halde, elverişsiz vasıtalarla ve birtakım düşünce açıklamaları ile suçun işlendiğini kabul etmek mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, silahlı isyana tahrik hareketi ile halkın Hükümete karşı silahlı isyan aşamasına gelmiş olması ve her ikisi arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gerekir. Somut olayda ise, şahsımın bu suçu işlediğine dair hiçbir somut delil ve tespit mevcut değildir. Bu husus, hakkımdaki suçlamaya konu fiilde somut, inandırıcı ve destekleyici delillerle tespit edilemeden TCK. m.313'ün ihlal edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Sadece Ülkemizde yaşananlara duyduğum tepki nedeniyle özel ortamda, telefon konuşmalarında, özel yazışmalarımda birtakım eleştiri ve hatta eleştiri sınırını aşan düşünce açıklamalarını sırf sarf etmiş olmam ve çözüm önerilerimi sunmam, kesinlikle 313. maddenin ihlali sayılamaz.

Savcılık Makamı, sırf bir suç örgütünün varlığını ve bu varlığın da “terör örgütü” olarak nitelendirilmesini sağlamak için, münferit de olsa birtakım silahlar bulmak ve bunları delil olarak göstermek istemiştir. İşte bu nedenle, birbiri ile ilgisi olmayan bazı kişi ve yerlerden elde edilen bazı silahlar, silah niteliği taşımadığı aşikar olan eşya, sırf olayı abartıp ortada bir terör örgütü varmış izlenimi sağlayabilmek maksadıyla iddianameye dahil edilmiştir. Bu iddiayı desteklemek için, yapılan aramalar sonucunda şahsıma ait olduğu ileri sürülen birtakım eşya örgütün suç işleme vasıtaları gibi gösterilmiştir.

Belirtmeliyim ki, Savcılık Makamı tarafından izlenen bu anlayış ve ortaya konulan iddia son derece acımasız ve bir o kadar da hukuki dayanaktan yoksundur. Bir an için bu vasıtaların tümünün şahsıma ait olduğu ve Savcılık Makamı tarafından iddia edildiği şekilde suç unsuru niteliğini taşıdığı kabul edilecek olsa bile, bu vasıtaları kullanmak suretiyle Savcılık Makamının iddianamesine konu suçların işlenebilmesinin mümkün olamayacağı ve iddianameye konu suçlar bakımından bu eşyanın “elverişli vasıta” sayılamayacağı izahtan varestedir. Savcılık Makamı, suç örgütünün üyesi olmadığım halde, sırf örgüt üyesi olduğumu göstermek ve silahlı şekilde örgüte katkı sağladığımı ortaya koyabilmek için, şahsıma ait olmayan, bir an için ait olduğu düşünülse bile “vahim nitelik” taşımayan silah ile 6136 sayılı Kanun kapsamına girmeyen aletlerden dolayı haksız suçlamada bulunmuştur.

Tekrar belirtmek isterim ki; 313. maddenin ihlal edilmiş sayılabilmesi için, öncelikle bu hükmü ihlale elverişli ve halkı silahlı olarak isyana tahriki içeren icra hareketlerimin tespit edilmesi, bu icra hareketleri ile de halkta meydana gelen silahlı isyan isteği arasında sebep-sonuç ilişkisinin kurulabilmesi gerekir. Somut olayda, şahsıma yöneltilen suçlama ile 313. maddenin ihlali arasında hiçbir bağlantı bulunmamaktadır. Savcılık Makamı, tümü ile keyfi ve kötü niyetli bir şekilde hareket etmiştir. Kanaatimce, ilk kez bu davada sırf telefon konuşmaları ve özel yazışmaları sebebiyle halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrik suçlaması ortaya konulmuş ve bundan dolayı tutuklanmış bulunmaktayım.

Bir vatandaş ve entelektüel olarak, Ülkemin ve Milletimin yaşadığı sorunlara duyarlı olmak, bunlara yönelik eleştiri ve çözüm önerilerimi sunmak, hiçbir şekilde işlemeyi kastetmediğim halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrik olarak görülemez ve bu suçun işlenmesine elverişli vasıta olarak kabul edilemez.

Halkı Hükümete karşı silahlı isyana tahrik ettiğim iddiasını kesinlikle reddediyorum. Bu suçu işleme kastı ile hareket etmediğim gibi, hiçbir şekilde bu suçu işlemeye elverişli vasıtalarım da olmadı. Hem şahsım olarak ve hem de örgüte üye olmakla suçlandığım iddiasında, hiçbir şekilde TCK m.313'ü ihlal ettiğimi gösteren delil, bilgi ve hatta emareler mevcut değildir.

HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA ALENEN TAHRİK İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Hiçbir şekilde örgüt üyesi olmadığım gibi, halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı bir isyana tahrik edecek ağırlık ve unsurları içeren, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden eylemin içinde de bulunmadım.

Medyayı ele geçirme çabalarımın bulunduğu iddiası, internet sitesi sahibi olduğum iddiasına dayandırılmış ve bu yolla yapmış olduğum düşünce açıklamalarım sonucunda halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim, Savcılık Makamı tarafından ileri sürülmüştür.

Önemle belirtmek isterim ki, medyada ve halk arasında tanınan, kitleleri etkileyecek ve yönlendirebilecek bir şahıs değilim. Kaldı ki, internet sitesi sahibi de değilim. İnternet sitesi sahibi olmadığım gibi, medyayı ele geçirecek ve kitleleri kışkırtıp isyana tahrik edecek herhangi bir elverişli vasıtam da bulunmamaktadır. Somut olayda ve iddianamede de aksi yönde herhangi bir bilgi ve belge sunulamamıştır. Sözde delil olarak sunulanlar, sadece günlük hayatta yapmış olduğum özel telefon konuşma içerikleri, internet ortamındaki özel yazışmalar ve birkaç kişiyi tanıdığıma yönelik hususlardan ibarettir. Sırf telefonla konuşmak, internet ortamında özel yazışma yapmak ve birkaç kişiyi tanımak, kanaatimce hiçbir şekilde iddianameye konu olan vahim nitelikteki suçların ciddi dayanak ve kanıtı olarak kabul edilemez.

Suni şekilde kurulan örgüt yapısı,bir an için örgütün varlığı kabul edilecek olsa bile herhangi bir toplantısına katıldığıma, eylem yaptığıma, somut bir fiile yönelik azmettirici veya yardım eden sıfatı taşıdığıma dair tespit olmadığı dikkate alındığında, suçlamaların ne derece anlamsız ve hakkımda uygulanan tutuklama tedbirinin de son derece hukuka aykırı olduğunu Sayın Mahkemenin takdir ve değerlendirmesine sunmak istiyorum.

Ticaret adamı olarak birçok insanı tanıdığım gibi, çok sayıda da müşterim bulunmaktadır. Ancak iddia edilenin aksine, hiçbir görüşme ve yazışmada ticari ilişkinin dışına çıkmadığım gibi, düşünce açıklamalarından ibaret paylaşım ve birliktelikler içinde de bulunmadım.

Ceza hukuku, ne kadar zararlı olursa olsun prensip olarak fikir, niyet ve düşünceleri cezalandırmak anlayışından ortaçağ sonrasında vazgeçmiştir. Dış hareketlerle ortaya çıkmayan, elle tutulur delilleri olmayan ve sırf düşünce açıklamalarından ibaret kalan, yani eyleme dönüşmemiş hususların cezai sorumluluk dışında tutulması, günümüz ceza hukukunun kabul ettiği ortak bir anlayıştır. Fikir açıklama hürriyeti, bireyin hürriyet alanının içinde kalır ve dışarıya yönelik bir hareketle icraya dönüşmezse, sırf bu noktadan yola çıkılmak suretiyle suçlama da yapılamaz.

Somut olayda hakkımdaki temel suçlamalar, suç örgütü üyeliği, halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı silahlı isyana tahrik ve halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik olarak gösterilmiştir. Bu suçlar, sadece telefonla yapılan konuşmalardan, internet ortamındaki özel yazışmalardan ve birkaç kişiyi tanımış olmaktan dolayı işlenemez. Bu suçların işlenmiş sayılabilmesi için, ortada düşünce aşamasını geçmiş ve dış dünyada etkili, yani sonuç doğuran bir eyleme dönüşmüş hareketlere ihtiyaç vardır. Bir başka ifadeyle, düşüncenin açığa vurulması, bu yolla kamu düzenini, güvenliğini bozacak ve halkı suç işlemeye tahrik edecek derecede eyleme dönüşmüş icra hareketlerine ihtiyaç vardır.

Somut olayda, şahsıma ait, suçlamayı doğrulayabilecek ve suçun unsurlarını oluşturabilecek herhangi bir eylemim tespit edilmemiştir. İddianame ve ekleri incelendiğinde şahsım, sadece Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 135. maddesi uyarınca ikincil delil niteliği taşıyan özel telefon konuşmaları, internet ortamındaki birebir yazışmalarım ve birkaç kişiyi tanıyor olmam iddiasına dayalı sözde delillerle suçlanmıştır.

İddia edilen halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek suçunun yasal unsurları oluşmamıştır.

İddianamede Savcılık Makamı tarafından “En İyi Kürt Ölü Kürt'tür” şeklinde, cep telefonundan gönderilen mesaj içeriği ve yine internet ortamında paylaştığım düşünce açıklamaları ve yazılarım delil olarak sunulmuş, internet ortamında yapmış olduğum düşünce açıklamaları ve söz konusu mesaj içeriğinden hareketle, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiğim iddia edilmiştir. Öncelikle belirtmeliyim ki, düşünceyi açıklama hürriyeti doğal bir haktır ve vazgeçilemez, devredilemez bir niteliğe sahiptir. Her birey gibi ben de görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip bulunmaktayım. Bu bağlamda, görüş ve düşüncelerimi içeren ve suç teşkil etmeyen internet ortamında yazmış bulunduğum yazılardan hareketle hakkımda böylesine ağır bir suçlamada bulunulması, Anayasamızda ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nde düzenlenen ve güvence altına alınan ifade özgürlüğünün açık ihlali olarak değerlendirilmelidir.

Türk Ceza Kanunu'nun 216.maddesinin 1.fıkrasında düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun oluşabilmesi için, halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek, bu konuda özel kasta sahip olmak ve bunun sonucunda kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması gerekmektedir.

Madde gerekçesinde belirtildiği üzere, suçu oluşturan “tahrik”, soyut saygısızlık ve reddin de ötesinde, bir halk kesimine karşı düşmanca tavırlar gösterilmesini sağlamaya veya bu tür tavırları pekiştirmeye objektif olarak elverişli olmalıdır. Bu kapsamda, soyut bir ret veya saygısızlık ifade eden bir davranışta bulunma veya bu yönde sözler sarf etme, suçun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Failin sübjektif olarak da bu amacı taşıması ve halk kesimini kin ve nefrete tahrik etmesi gerekir. Aksi halde suçun manevi unsuru oluşmayacağından, kişi hakkında yaptırım yoluna gidilemeyecektir. Suçlamalara konu, gerek yazmış olduğum yazılar ve gerekse iddiaya konu mesaj içeriğinde sübjektif olarak halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik etme amacı taşımadığım gibi, duyduğum endişe ve üzüntüler neticesinde duygu ve düşüncelerimi dile getirmiş bulunmaktayım.
Yegane amacım, düşüncelerimi açıklamak olup, yoksa halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek değildir.

Söz konusu suçun oluşabilmesi için ayrıca, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bir başka ifadeyle, failin söz ve davranışlarının neden olduğu somut ve yakın tehlike neticesinin gerçekleşmesi, suçun oluşması bakımından aranan yasal şart olarak belirlenmiştir. Böyle bir tehlikenin varlığı somut olarak ve açıkça tespit edilmedikçe, söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemeyecektir. Çünkü 216. maddede düzenlenen suçun unsurlarından birisinin eksikliği halinde suç oluşmayacaktır.

Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik suçunun oluşması bakımından kanun koyucu tarafından “aleniyet” unsuru aranmış, somut olayda halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrikin “aleni” yapıldığının tespiti, suçun maddi unsurunun oluşabilmesi bakımından şart koşulmuştur. Aksi halde, söz konusu suçun oluşmayacaktır. Aleniyet, bir fiilin başkaları tarafından görülüp işitilebilecek şekilde icra edilmesidir. Savcılık Makamı tarafından iddiaya konu mesaj içeriği, tarafımdan o an içinde bulunduğum duygu yoğunluğum sebebiyle yalnızca bir kişiye gönderilmiştir.

Herkesin de bildiği üzere, telefon görüşmeleri, iki veya üç kişi arasındaki konuşmalar, birkaç kişi arasında cereyan eden internet ortamındaki yazışmalar, mesajlar ve mektuplar 1982 Anayasası'nın 20 ila 22. maddelerinde güvence altına alınan özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı kapsamına girmektedir. Bu hakkın adından da anlaşılacağı üzere, muhaberat hürriyetinin kullanılması kapsamında birkaç kişi arasında gerçekleşen görüşme ve yazışmalarda aleniyet olduğu kesinlikle söylenemez. Bu şekilde bir değerlendirme yapmak, son derece yanlış ve 1982 Anayasası'nın 13. maddesinde öngörülen düzenlemeye aykırı olarak Anayasanın güvencesi altında bulunan bir hakkın özüne tecavüzden ibarettir.

Kişiler arasındaki özel görüşme ve yazışmaların, “özel” kelimesinin anlamından da anlaşılacağı üzere gizli, kapalı, mahrem ve başkaları ile paylaşılmayan muhaberattan olduğu tartışmasızdır. Hal böyle olduğuna göre, şahsım tarafından bir kişiye gönderdiğim mesaj içeriğinden hareketle “aleniyet” kavramının oluştuğundan ve 216. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğinden bahsetmek, hem gayrı ciddilik ve hem de hukuki dayanaktan yoksunluk arz etmektedir. Gıyapta hakaret suçunda dahi, hakaret suçunun oluşabilmesi için en az üç kişi ile ihtilat edilmesinin arandığı bir hukuk siteminde, şahsımın bir kişiye göndermiş olduğu özel mesaj içeriğinin ne gibi bir mantıkla aleniyet kazanabileceği düşüncesinin yanlışlığı konusunu, Sayın Mahkemenin takdir ve değerlendirmesine sunmaktayım.

Somut olayda, internet ortamında yazmış olduğum yazılar bir bütün olarak incelendiğinde, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkaran hiçbir yazı ve düşünce açıklamalarımın bulunmadığı, söz konusu yazılarımın içeriğinin Ülkemizde yaşanan sosyal ve siyasi gelişmelerin, eleştirel nitelikte değerlendirilmesi olduğu görülecektir. Suçun “alenen tahrik” dışında maddi unsurunun gerçekleşmesinde aranan bir diğer husus da, yapılan kin ve düşmanlığa alenen tahrik hareketi vasıtasıyla “kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” şartıdır. Bir başka ifadeyle, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik tespit edilecek, ancak sırf bunun tespiti ile yetinilmeyecek ve suçun gerçekleşmesi bakımından, bu alenen tahrikten dolayı kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikenin ortaya çıktığı neticesine de kesin bir şekilde ulaşılması gerekecektir. 216. maddenin 1. fıkrasında tanımlanan suçun maddi unsurunun oluşabilmesi için, öncelikle fail tarafından halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik olmalı ve ardından da bu tahrik nedeniyle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkma ihtimali değil, çıktığının da tespit edilmesi gerekir. Somut olayda, yazı, telefon mesajı ve düşünce açıklamalarım yönünden halkı alenen tahrik olmadığı gibi, bundan dolayı da kamu güvenliği yönünden açık ve yakın tehlike sonucu da doğmamıştır.

Yazılarımın büyük çoğunluğu da, halen Ülkemizde varlığını sürdürmekte olan PKK terör örgütünün yapmış olduğu hain baskınlar neticesinde kaybettiğimiz askerlerimizin, masum vatandaşlarımızın üzüntü ve tesiri altında kalarak yazmış olduğum, ağır eleştiri düzeyine ulaşmış yazılardır. Ancak söz konusu yazılar, TCK' nun 216. maddesinin 1. fıkrasında tanımlanan suçu oluşturacak nitelikte olmayıp, maddi ve manevi unsurlar açısından da söz konusu suçun yasal unsurları oluşmamıştır.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 16.10.2002 tarih, 9752 E. ve 9546 K. sayılı kararında, “Dava konusu yazının bir bütün olarak incelenmesinden, bazı bölümlerin ağır eleştiri düzeyine ulaştığı, ancak TCK'nun 216. (Eski TCK m.312/2) maddesinde tanımlanan suçu oluşturacak nitelikte bulunmadığı gözetilmeyerek, sanığın yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi”nin hukuka aykırı olduğu kabul edilmiştir.

Sayın Mahkemece de bilindiği üzere, Türk Ceza Hukukumuz fikir suçlarını kabul etmemiştir. Dış alemde bir değişiklik meydana getirmeye yönelmiş müspet veya menfi bir hareket bulunmadıkça bir suçun varlığı ileri sürülemez. Maddi unsuru bulunmayan bir suç olamaz. Böylece dış alemde belirmeyen, bir fiil şeklinde ortaya çıkmayan fikir veya niyetler, bir an için ne kadar kötü olurlarsa olsunlar ceza hukukunun dışında kalırlar ve suç sayılmazlar. Bu nedenle, nasıl ceza normu olmadan suç olmazsa, dış dünyaya etkili, düşünce aşamasını geçip elverişli vasıtalarla icra hareketlerine başlanmış fiil veya bu fiile teşebbüs aşaması olmadan da suçun varlığı veya yarıda kalmış hali sayılan teşebbüsten söz edilemez.


TUTUKLUNUN YERİNİ BİLDİĞİ HALDE YETKİLİ MAKAMLARA BİLDİRMEME İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Savcılık Makamı tarafından hakkımda isnad edilen fiillerden bir diğeri ise, hakkında yakalama emri bulunduğunu Emniyette öğrendiğim ve soyadını dahi bilmediğim Emre Gülaltay adlı şahsın yerini yetkili makamlara bildirmediğime ilişkin iddiadan ibarettir.

Emniyette alınan ifademde de belirttiğim üzere, adı geçen şahıs ile ticari faaliyetlerim sebebiyle Çin'de bulunduğum sırada bir fuarda tercümanlığımı yapan Murat Kılıç vasıtasıyla tanıştırılmış ve bu şahısla bunun haricinde telefon görüşmeleri dışında hiçbir görüşmem olmamıştır. Görüşmelerde bulunduğum şahıslar hakkında, yakalama emri düzenlenip düzenlenmediği hususunda herhangi bir araştırma yapmam benden beklenemeyeceği gibi, her tanıştığım kişiye karşı böyle bir yaklaşımda bulunmam da hayatın olağan akışına aykırı olacaktır.

Savcılık Makamı tarafından hakkımda isnad edilen söz konusu fiil, Türk Ceza Kanunu'nun 284. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen tutuklu veya hükümlünün yerini bildirmeme suçu tanımına da uymamakta, yani somut olayda yasal tipe uygun fiil de bulunmamaktadır. Nitekim Türk Ceza Kanunu'nun 284. maddesinin birinci fıkrasına göre, hakkında tutuklama kararı verilmiş olan veya hükümlü bir kişinin bulunduğu yeri bildiği halde yetkili makamlara bildirmeyen kimse cezalandırılmaktadır. Somut olayda Emre Gülaltay ad ve soyadlı şahıs hakkında yakalama emri düzenlendiğini bilmediğim ve bilmemim mümkün olmadığını, bunun aksinin de Savcılık Makamı tarafından ispat edilmesi gerektiğini öncelikle belirtmek isterim. Ayrıca, adı geçen şahıs hakkında Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi çerçevesinde verilen bir tutuklama kararı da bulunmamaktadır.Oysa Türk Ceza Kanunu'nun 284. maddesinin 1. fıkrası uyarınca söz konusu suçun oluşabilmesi için, madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, belli bir suçun işlenmiş olması dolayısıyla başlatılan soruşturma ve kovuşturma kapsamında bu suçu işlediğinden bahisle hakkında tutuklama kararı verilmiş olan bir kişinin, bulunduğu veya saklandığı yerin yetkili makamlara bildirilmemesi, suçu oluşturacaktır. Kaldı ki, 284/1. madde hükmünde düzenlenen fiil ancak doğrudan doğruya kastla işlenebilen bir suç tipini oluşturmaktadır.

Yine madde gerekçesinde belirtildiği üzere; bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişinin, soruşturma ve kovuşturma konusu yapılan suç dolayısıyla şüpheli bulunan şahıs hakkında tutuklama kararının verilmiş olduğunu veya kesinleşmiş bir yargı kararıyla belli bir cezaya mahkum olmuş olan şahsın, bu cezasının infazı amacıyla arandığını ve nerede bulunduğunu tereddütsüz bir şekilde bilmesi gerekir.

Somut olayda, Emre Gülaltay adlı şahıs ile ticari faaliyetlerim sebebiyle yapmış olduğum görüşmeler sırasında, adı geçen şahıs Çin'de bulunduğunu bana bildirmiştir. Adı geçen şahsın Çin'de olduğunu bilmiş olmam, 284. maddenin birinci fıkrasının gerekçesinde de belirtildiği gibi kesinlikle hakkında tutuklama kararı verilmiş olan şahsın yerini bildiğimi göstermez. 284/1. madde hükmü anlamında “yer bilmek”, hakkında tutuklama kararı verilmiş olan veya hükümlü bir kişinin tam adresinin bilinmesi demektir. Ayrıca fail, tutuklu veya hükümlü kişinin arandığını da bilmeli ve bu bilgiyi bilerek ve isteyerek yetkili makamlara iletmemelidir. Aksi halde, suçun oluştuğundan bahsedilemez. Bir tutuklu veya hükümlünün, Çin'in, Almanya'nın veya Türkiye'nin herhangi bir yerinde bulunması, bulunduğu Ülke bilinmekle birlikte, adresinin bilinmemesi durumunda, fail tarafından tutuklu ve hükümlünün bulunduğu yerin bildirilmemesi suçunun işlendiği kesinlikle kabul edilemez.

Kaldı ki, tutuklu veya hükümlüyü bildirmeme fiili ile hakkımdaki sözde terör örgütüne üyelik suçlaması arasında herhangi bir irtibat bulunmamaktadır. Tutuklunun yerini bildirmemek fiili ile üyesi olduğum iddia olunan örgütün amaç suçları arasında bir paralellik bulunmamaktadır. Kaldı ki, Emre adlı şahsın örgüt suçlaması ve huzurdaki dava ile bir ilgisi mevcut değildir. Savcılık Makamının TCK m.284/1'den yaptığı suçlamanın bu dava ile bir ilgisi bulunmadığından, hakkımdaki bu suçlamanın dava dosyasından tefrikine karar verilmesi gerekmektedir. Savcılık Makamı, maalesef huzurdaki davayı deyim yerinde ise bir “torba dava” olarak görmekte, neredeyse Türkiye'deki tüm olay ve kişileri bu davaya dahil etmeyi hedefleyerek, davanın uzamasını, işin karmaşık hale gelmesini ve tutukluluk sürecinin uzamasını istemektedir. Hakkımda isnad edilen tutukluyu veya hükümlüyü bildirmeme fiili, münferit bir fiil olarak değerlendirilmesi gerekirken, Savcılık Makamı tarafından sözde örgüt ve sözde örgütün amacı ve faaliyeti doğrultusunda işlenmiş bir fiil olarak değerlendirilmiş ve isnad edilen fiiller arasında hukuka aykırı olarak bir bağ oluşturulmaya çalışılmıştır. Söz konusu suçlamayı kabul etmediğim gibi, bu iddianın huzurdaki dava ile bir ilgisinin bulunmadığını da ifade etmek isterim.


AÇIKLANMASI YASAKLANAN BİLGİLERİ TEMİN ETMEK İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Savcılık Makamı tarafından hakkımda iddia edilen bir diğer suçlama, sözde terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde açıklanması yasaklanan bilgileri temin ettiğim suçlamasıdır. Savcılık Makamı bu iddiasını, yapılan aramalar sonucu elde edilen Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup bazı şahıslara ilişkin telefon listesi içeriği ve “TRT Raporu 2001” başlıklı, Prof.Dr. Cihat Özönder tarafından raporda yer alan hususların haberlerde işlenmesi amacıyla medya sahiplerine gönderdiği, gizli ve resmi belge niteliğinde olmayan belgeye dayandırmıştır.

İddiaya konu Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup şahıslara ilişkin telefon listesi ile ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'na, söz konusu belgelerin gizli bilgi ve belge olup olmadığı sorulmuş, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı göndermiş olduğu cevabi yazısında, bu belgenin “Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait resmi bir belge ve bilgi statüsünde olmadığı” bildirilmiştir. Sözkonusu telefon listesi, arkadaşım olan bir paşa tarafından düğün davetiyelerinin hazırlanması maksadıyla sekreterime bırakılmış ve iade edilmek için de çekmeceme konulmuştur. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'nın göndermiş olduğu cevabi yazıdan da anlaşılacağı üzere, hiçbir şekilde içeriği itibariyle gizli bilgi ve belge niteliğinde olmadığı da tespit edilmiştir. Bir başka ifadeyle söz konusu belge, yetkili makamların yasa ve düzenleyici işlemler uyarınca açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımdan gizli kalmasını gerektiren bilgileri içermemektedir. Görüleceği üzere kanun koyucu TCK m.334/1'de, bu suçun maddi unsurunun oluşumunda üç hususu aramıştır; birincisi, Kanun ve düzenleyici işlemler uyarınca yetkili makamlar tarafından açıklanması yasaklanan bilgi olmalı, ikincisi de bu bilginin niteliği bakımdan gizli kalması gereken bilgilerden olmalı ve üçüncüsü de fail tarafından bu bilgiler hukuka aykırı şekilde temin edilmelidir.Somut olayda, bu şartların hiçbirisi gerçekleşmemiş, dolayısıyla suçun maddi unsuru ve suç işleme kastım olmadığı için de manevi unsur oluşmamıştır.

İddiaya dayanak gösterilen “TRT Raporu 2001” başlıklı doküman ise, TRT bünyesinde varlığını sürdüren kadrolaşma hususları ile ilgili düşünce açıklamalarından ibaret bir belge olup, hiçbir şekilde resmi ve gizli belge niteliğini haiz değildir. Ayrıca söz konusu belge bana ait olmamakla birlikte, Prof. Dr. Cihat Özönder tarafından medya sahiplerine gönderilmiştir. Bu belgenin niteliği bakımından gizli kalmasının gerekliliği ve zorunluluğu da bulunmamaktadır.

Türk Ceza Kanunu'nun 334/1. maddesinde düzenlenen ve hakkımda isnad edilen yasaklanan bilgileri temin suçunun oluşabilmesi için madde gerekçesinde belirtildiği gibi, yetkili makamlarca Kanun veya düzenleyici işlemlerin verdiği yetkiye dayanarak, açıklanması yasaklanan ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin temin edilmesi gerekmektedir. Suçun oluşması için Kanun ve düzenleyici işlemlerin yetkili makamlara o konudaki bilgilerin açıklanmasını yasaklamak yetkisini vermiş bulunması gerekir ve bu bilgilerin niteliği bakımından gizli kalmasının gerekliliği zorunlu olmalıdır. Bir suçun oluşabilmesi için öncelikle ceza hukuku anlamında suçun unsurlarının tamam olması ve bunun da ceza yargılaması hukuku anlamında delillerle kanıtlanması zorunluluğu vardır.

Somut olayda, hakkımda isnad edilen açıklanması yasak bilgileri temin etmek suçunun yasal unsurları oluşmadığı gibi, iddiaya konu belgeler açıklanması yasak bilgi ve belge niteliğinde de değildir. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından gönderilen yazıda da bu husus vurgulanmış, Savcılık Makamının iddiasına esas teşkil eden, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup birtakım şahıslara ilişkin telefon listesinin açıklanması yasak bilgi ve belgelerden olmadığı belirtilmiştir. Buna rağmen Savcılık Makamı, söz konusu belgeyi açıklanması yasak bilgi ve belgelerden saymış, iddiasına bu belgeyi dayanak teşkil etmek suretiyle “suçta ve cezada kanunilik prensibi”ni hiçe sayarak, kıyas yoluna gitmiştir. Oysa Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesinin 3. fıkrasında, ceza hukukunda “kıyas” yolu yasaklanmıştır. Bu nedenle isnada konu fiilin gerçekleşebilmesi için, yetkili makamlarca Kanun veya düzenleyici işlemlerin verdiği yetkiye dayanarak, açıklanması yasaklanan ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin temin edilmesi gerekmektedir.

Sayın Mahkemenizin de bildiği üzere, yasanın açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemeyeceği gibi, yasada açıkça suç olarak gösterilmemiş olan bir fiilin kıyas yoluna başvurulmak suretiyle yasada tanımlanan suçlardan birisine benzetilerek cezalandırma yoluna gidilmesi de hukuka aykırı olarak kabul edilmiştir. Yukarıda da bahsettiğim üzere, Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesinin üçüncü fıkrasında kıyas yasağı açıkça düzenlenmiş, gerek suçun ve gerekse de suç karşılığı öngörülen cezanın tespitinde kıyas yapılamayacağı vurgulanmıştır. Devlet makamlarının keyfi olarak, istedikleri bilginin açıklanmasını yasaklayabileceklerinin kabulü mümkün değildir.

Hakkımda isnad edilen suçun unsurları itibariyle oluşmadığı, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından gönderilen cevabi yazı ile de sabit iken, Savcılık Makamı, kafa karıştırmaya yönelik birçok sözde bilgi ve belge yoluyla tutuklu sanıkların mağduriyetini artırıcı tavır ve davranış sergilemiş ve sergilemeye de devam etmektedirler. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin 2. fıkrasında belirtildiği üzere, Savcılık Makamı maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılanmanın yapılabilmesi için, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almak ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür. Oysa huzurdaki davada Savcılık Makamı, iddiasını somut ve destekleyici delillerle ortaya koyamamış, lehe delil araştırması yoluna hiçbir şekilde gitmemiş ve adil yargılanma hakkını tümüyle ihlal etmiştir.

Yıllardır saygın ve güvenilir bir işadamı olarak ticari faaliyet yürüten bir kişinin bu suçları işlediği iddiasına inanmak ve mahkum edebilmek için ŞÜPHEYİ BERTARAF EDECEK NİTELİKTE SAĞLAM DELİLLERİN sunulması, dürüst bir adalet sisteminden beklenen en önemli UMUTTUR. Ancak ne yazık ki, bu suçlamaların hiçbiri somut, şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı değildir. Bir varsayımdan hareketle çıkılan yolda, üzerime atfedilen hiçbir suçlama SOMUT BİLGİ VEYA BELGEYE DAYANDIRILMADIĞI HALDE, yaklaşık bir senedir tutuklu bulunmam telafisi güç ve imkansız zararların ortaya çıkmasına ve adalete olan inancın sarsılmasına neden olacaktır.
SUÇU ÜSTLENMEYE AZMETTİRMEK İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Savcılık Makamı tarafından, yakalanma tarihim olan 22.02.2008 tarihinde, Kaan Dut ad ve soyadlı kişiye gönderdiğim iddia edilen mesaj içeriğinden ve yine gözaltında bulunduğum 25.02.2008 tarihinde, Kaan Dut ad ve soyadlı kişi ile yapmış olduğum telefon görüşmesinden hareketle, suçu üstlenmeye azmettirdiğim iddia edilmiştir.

Belirtmeliyim ki, gözaltında bulunduğum sırada cep telefonu vasıtasıyla bir kişiye mesaj gönderebilmem mümkün olmadığı gibi, iddiaya konu mesaj vasıtasıyla bir başka kimseyi suçu üstlenmeye azmettirmemin kabulü de hiçbir şekilde mümkün değildir. Gözaltında bulunan birisinin, TCK m.270 anlamında suçu üstlenmeye azmettirme suçunu işleyebilmesi imkan ve irade gücüne sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.

İddiaya dayanak teşkil eden mesaj içeriği; “YUKARIDA BİZE AİT DEĞİL DE, ATÖLYEDE ÇEKMECEDE, ALİ'YE AİT BİRSEY VAR. ONU YOK ET" şeklindedir.
Söz konusu mesaj içeriğinde Ali olarak adıgeçen şahıs, Abdulmuttalip Tonçer olup, söz konusu şahıs iki yılı aşkın süredir kendisine ve ailesine yardımda bulunduğum ve icra ettiğim kuyumculuk mesleğini öğrettiğim şahıstır. Adıgeçen şahıs 26.09.1993 tarihinde PKK terör örgütünden ayrılarak pişmanlık yasasından faydalanan bir PKK itirafçısıdır. PKK itirafçısı olması sebebiyle adını gizlemiş kendisini bana ve çevresine Ali adıyla tanıtmıştır.

Abdulmuttalip Tonçer'e ait atölyede yapılan aramalar sonucunda ruhsatsız “Glock” marka silah ele geçirilmiş ve bu silahın kendisine ait olduğunu, PKK itirafçısı olması sebebiyle can güvenliği bulunmadığını, bu nedenle silah temin ettiğini defalarca söyleyerek Sorgu Hakimliği'nde suçunu ikrar edip serbest kalmış iken, Cumhuriyet Savcısının itirazı üzerine tutuklanmıştır. Abdulmuttalip Tonçer 20.10.2008 tarihinde Sayın Mahkemenize sunduğu dilekçesinde, silahın kendisine ait olduğunu, can güvenliği nedeniyle silah bulundurduğunu açıkça belirtmiştir. Ancak Savcılık Makamı tarafından, 22.02.2008 tarihinde Kaan Dut ad ve soyadlı kişiye gönderdiğim iddia edilen mesaj içeriği ve 25.02.2008 tarihinde Kaan Dut ile yaptığım telefon görüşmesinden hareketle, Abdulmuttalip Tonçer'in atölyesinde ele geçirilen ruhsatsız “Glock” marka tabancanın esasen bana ait olduğu ve Abdulmuttalip Tonçer'i suçu üstlenmeye azmettirdiğim dayanaksız bir şekilde iddia edilmiştir.

Türk Ceza Kanunu'nun 270. maddesine göre, yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak, suçu işlediğini veya suça katıldığını bildiren kimse cezalandırılmaktadır. Suçu üstlenme fiilinin gerçekleşebilmesi için, kişi gerçekte hiç işlenmemiş veya başkası tarafından işlenmiş olan bir suçu kendisinin işlediğinden bahisle, yetkili makamlara bildirimde bulunmalıdır. Somut olayda, tarafımdan işlenen bir suç bulunmadığı gibi, işlediğim iddia olunan bir suçu da üstlenen kimse bulunmamaktadır.

Azmettirmeden bahsedebilmek için ise, aklında suç işleme kararı ve niyeti olmayan bir kimseyi, bu düşünce ve karara sevk etmek gerekir. Çünkü azmettirmek karar ve niyet aldırmak ve bu kudrete sahip olmayı gerektirir. Gözaltında bulunduğum sırada mesaj göndererek ya da bir kimse ile telefonla görüşerek bir başka kimseyi suçu üstlenmeye azmettirmem mümkün olmadığı gibi, bu iddia hayatın olağan akışına da aykırıdır. Azmettirmenin söz konusu olabilmesi için, azmettirilen muhatabın suç işleme kararı vermesini ve bunun icra hareketlerine başlamasını sağlayacak derecede yoğun bir faaliyet gereklidir.

İsnada konu 25.02.2008 tarihinde, Kaan Dut adlı şahısla yapmış olduğum telefon görüşmesinde ise özetle; “Benim atölyem, işte silah da bana ait desin. Atölye, yani çıkan şey Ali'ye ait", "Öbürü de sana ait" ifadeleri yer almaktadır. Gerek iddiaya konu mesaj içeriği ve gerekse gözaltında bulunduğum sırada yapmış olduğum telefon görüşmesinde, elde edilen ruhsatsız silahın Abdulmuttalip Tonçer'e ait olduğu tarafımca açık bir şekilde bildirilmiş ve iddiaya konu ruhsatsız silahın Abdulmuttalip Tonçer'e ait olduğu kendisi tarafından da teyit edilmiştir. Görüşme içeriklerinde de, “bakın size ait silahları kabullenin, benim başımı belaya sokmayın” anlamına gelen ifadeler olduğu görülmektedir.

Kaldı ki, suçu üstlenmeyi azmettirme fili ile hakkımdaki sözde terör örgütüne üyelik suçlaması arasında herhangi bir irtibat bulunmamaktadır. Söz konusu suçlama ile üyesi olduğum iddia olunan örgütün amaç suçları arasında bir paralellik bulunmadığından, hakkımdaki bu suçlamanın dava dosyasından tefrikine karar verilmesi gerekmektedir. Hakkımda isnad edilen ve unsurları oluşmayan suçu üstlenmeye azmettirme fiili, münferit bir fiil olarak değerlendirilmesi gerekirken, Savcılık Makamı tarafından, sözde örgüt ve sözde örgütün amacı ve faaliyeti doğrultusunda işlenmiş bir fiil olarak değerlendirilmiş ve isnad edilen fiiller arasında hukuka aykırı olarak bir bağ oluşturulmaya çalışılmıştır. Söz konusu suçlamayı kabul etmediğim gibi, bu iddianın huzurdaki dava ile bir ilgisinin bulunmadığını da ifade etmek isterim.

Ali Satı ve Faruk Güler adlı şahıslardan, Abdulmuttalip Tonçer aracılığıyla zorla para tahsilatı yaptırdığım iddiası tümüyle asılsızdır.

Savcılık Makamınca, Abdulmuttalip Tonçer aracılığıyla Ali Satı ve Faruk Güler'den para tahsilatı yaptırdığım iddia edilmiştir. Savcılık Makamının bu iddiasının aksine, Faruk Güler tarafından Sayın Mahkemenize 06.01.2009 tarihinde bir dilekçe verilmiş ve Faruk Güler bu dilekçesinde, kendisinden Abdulmuttalip Tonçer aracılığıyla zorla para tahsilatı yaptığıma dair iddiaların tümüyle asılsız olduğunu beyan etmiştir.


Faruk Güler beyanında özetle; şahsımın sahip olduğu araca şanzıman almak istediğimi ve bu konuyu kendisine bildirdiğimi, Ali Satı ile beraber Beşiktaş PTT merkezi aracılığıyla kendilerine tarafımdan tarafından gönderilen 3.500 Türk Lirasını, Bursa Genç Osman Şubesi'nden aldığını, daha sonra şanzımanları temin edememeleri sebebiyle paranın 1000 Türk Lirasını Bursa Genç Osman PTT Şubesi'nden iade olarak tarafıma gönderdiğini, kalan kısım için düzenlediği senetleri imzalayarak şahsıma teslim ettiğini, günü gelen senetleri ödemek suretiyle söz konusu senetleri tarafımdan teslim aldığını, bahse konu suçlamaların kesinlikle gerçeği yansıtmadığını, böyle bir ticari ilişkiyi bir örgüt ilişkisi gibi iddianameye konu eden yetkililerden şikayetçi olduğunu bildirmiştir.


Tarafımdan PTT aracılığıyla gönderilen 3.500 Türk Lirasına ait tahsilat belgesi, Sayın Mahkemenize sunulmuştur. Savcılık Makamının böylesine mesnetsiz suçlamalarda bulunması, iddianamenin ne derece hukuki dayanaktan yoksun olduğunun da bir başka göstergesidir.



ATEŞLİ SİLAHLAR ve BIÇAKLAR HAKKINDA 6136 SAYILI KANUNA MUHALEFET İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Şahsıma ait olmayan bir adet tabanca, 6136 sayılı Kanun kapsamına girmeyen ve ateş etmeye elverişli olmayan antika bir tabanca ve yine 6136 sayılı Kanuna aykırı olmayan ve herhangi bir suç işleme kastıyla bulundurulmayan muşta, bıçak ve süs amaçlı kılıç gibi aletler, ateşli silah niteliği taşımayan kurusıkı tabanca, şahsıma ait olmayan bir adet gaz tabancası sözde şahsıma ait yerlerde aramalardan elde edilen, örgüte ait araç ve gereçler olarak gösterilmiştir.

Savcılık Makamı, bu araç ve gereçlerin örgütün amaç suçlarından olan ve “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında yer alan Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinin birinci fıkrasını ihlale elverişli vasıtalar olarak göstermiş ve ayrıca hakkımda 6136 sayılı Kanuna muhalefet iddiasında bulunmuştur.

İddiaya konu ruhsatsız “Glock” marka tabanca şahsıma ait olmayıp, Abdulmuttalip Tonçer'e aittir ve bu husus Abdulmuttalip Tonçer tarafından açık ve dayanaklı bir şekilde Sayın Mahkemenize bildirilmiştir. Şahsıma ait olmayan ruhsatsız silah dayanak gösterilerek, ruhsatsız silah bulundurduğumdan bahisle hakkımda 6136 sayılı Kanuna muhalefet iddiasında bulunulması son derece hukuka aykırıdır.

Aramalar sırasında elde edilen 6136 sayılı Kanun kapsamına girmeyen ve ateş etmeye elverişli dahi olmayan antika toplu tabanca ile ateşli silah niteliği taşımayan kurusıkı tabanca dahi, Savcılık Makamı tarafından sözde örgütün faaliyetleri çerçevesinde amaç suçları işlemeye elverişli vasıtalar olarak gösterilmiştir. İddiaya konu toplu tabanca Azerbaycan'da bulunduğum sırada bir arkadaşım tarafından hediye edilmiş ve Havaalanında yapılan kontrollerde de Ülke'ye sokulmasında bir sakınca görülmemiştir.

Elde edilen 2 adet döküm muşta, yurtdışına satmak için hazırlayıp döktüğüm kalıplar olup, bunların kalıp kovucuğu da halen mevcut bulunmaktadır. Söz konusu muştalar, gümüş ile kaplanmak maksadıyla kalıplara dökülmüş ve tarafımca imal maksadıyla hazırlanmamıştır.
Aramalar sırasında elde edilen pala, bıçak, samuray kılıcı ve zülfikar kılıç olarak tabir edilen tahta kılıç, sadece süs amaçlı bulundurduğum ve vitrinimde sergilediğim eşya niteliğindeki araç ve gereçlerdir. Savcılık Makamının, süs amaçlı bulundurduğum ve sergilemekten dahi çekinmediğim araç ve gereçlerle, sözde örgüt üyeliği arasında hukuka aykırı bir bağ oluşturmaya çalışması son derece dayanaktan yoksun ve hukuka aykırıdır. Kaldı ki, iddiaya konu suçu işleme kastımın bulunmadığı söz konusu eşyaları vitrinimde sergilememden de açıkça anlaşılmaktadır.


6136 sayılı Kanunun 15. maddesinin birinci fıkrasında, iddiaya konu muşta ve kılıçların ancak kişilerin üzerinde bulundurması ve taşıması halinde suç teşkil edeceği ifade edilmiştir. Somut olayda, iddiaya konu eşyalar süs maksatlı olup vitrinimde sergiledim. Üzerimde bulundurmadığım şeyler olduğundan, unsurları itibariyle hakkımda isnad edilen suç oluşmamıştır. Kaldı ki, iddiaya konu araç ve gereçlerin örgütün amaç suçlarından olan ve “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında yer alan Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinin birinci fıkrasını ihlale elverişli vasıtalar olarak gösterilmesi de son derece hukuki dayanaktan yoksundur. İddia olunduğu gibi Hükümeti devirmeye niyetlenen bir örgütün, süs eşyası, ateş etmeye elverişli bulunmayan antika tabanca ile nasıl faaliyette bulunacağı ve elde edilen tüm bu araç gereçlerin sözde örgüt ile ne gibi bir bağlantısı olduğunu Sayın Mahkemenizin takdir ve değerlenmesine bırakıyorum.




2813 SAYILI TELSİZ KANUNU'NA MUHALEFET (ŞU AN 5809 SAYILI ELEKTRONİK HABERLEŞME KANUNU YÜRÜRLÜKTEDİR) İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM

Hakkımda iddia edilen bir diğer suçlama ise, aramalar sırasında elde edilen ve şu an yürürlükte olmayan Telsiz Kanunu'nun yerine yürürlüğe giren Elektronik Haberleşme Kanunu'nu ihlal ettiği ileri sürülen iki adet ses iletişimi sağlamak amaçlı kullanılan basit telsizdir.

İddiaya konu telsizler, Hayrullah Ertekin, Çağrı Ertekin ve Ediz Aydın'ın ortağı olduğu Metro Kuyumculuk Şirketi'ne ait teknede bulunan ve bulundurulması zorunlu olan telsizler olup, her iki telsizin de ruhsatı bulunmaktadır. Telsizlere ait ruhsat tarafımca Sayın Mahkemenize sunulmuştur. Yasal olarak sözkonusu teknenin şahsımla hiçbir ilgisi yoktur. Şirket sözleşmesi incelendiğinde ve bu kişiler dinlendiğinde, iddiaya konu suçlamanın dayanaksız olduğu Sayın Mahkemenizce de anlaşılacaktır.

Kaldı ki, 2813 sayılı Telsiz Kanunu yürürlükten kalkmış, bunun yerine 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu yürürlüğe girmiş ve isnada konu fiil suç olmaktan çıkarılmıştır. 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 37. maddesinin üçüncü fıkrası hükmüne göre, “Kurum düzenlemelerinde belirlenen ve işletilmesi için frekans tahsisine ihtiyaç duyulmayan özel

amaçlar için tahsis edilmiş frekans bantlarında ve çıkış gücünde çalışan Kurumca onaylı telsiz cihaz ve sistemleri, herhangi bir telsiz kurma ve kullanma iznine ve telsiz ruhsatnamesine ihtiyaç göstermeksizin kullanılabilir.” ifadelerine yer verilmiştir. Bu madde uyarınca, özel amaçlar için tahsis edilmiş Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nca onaylı telsizlerin kullanılması, kurma ve kullanma iznine ve telsiz ruhsatnamesine ihtiyaç duyulmaksızın kullanılabilmektedir. Savcılık Makamının iddiasının aksine, teknede kullanılan sözkonusu telsizlerin ruhsatı da bulunmakta olup, tarafımdan Sayın Mahkemenize ekte sunulmuştur.


Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrasında belirtildiği gibi, kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. “Suçta ve cezada kanunilik prensibi” doğrultusunda hakkımda isnad edilen fiilin suç olmaktan çıkarılmasına rağmen, iddiaya konu fiilden dolayı yargılanmamın kabulü mümkün değildir. Kaldı ki, bir an için suça konu oldukları düşünülse bile, iki adet telsiz ile TCK m.313/1'in ihlaline elverişli vasıta olarak kabulünün mümkünü olamayacağını da belirtmek isterim.


2863 SAYILI KÜLTÜR ve TABİAT VARLIKLARINI KORUMA KANUNU'NA MUHALEFET İDDİASINA İLİŞKİN SAVUNMALARIM
Savcılık Makamınca, vitrin ve ofis dekor malzemesi olarak kullandığım tarihi eser niteliği taşımayan toprak vazo, heykel ve buna benzer süs eşyaları örgüte ait araç ve gereçler olarak gösterilmiş, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet ettiğim iddia edilmiştir.

İddiaya konu dekoratif amaçlı bulundurduğum ve ofisimde ve evimde sergilediğim süs eşyası, ticaretle ilgilenmem sebebiyle yapmış olduğum yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerde satın aldığım eşyalar olup, kesinlikle tarihi eser niteliğinde değildir. Kaldı ki, dekoratif malzemelerden birkaçı Beyazıt Meydanı olmak üzere çeşitli yerlerde alenen satılmakta ve satışı yasak olmamaktadır. Nitekim Beyazıt Meydanı'nda süs eşyası satan ve kendisinden de iddiaya konu dekoratif malzemelerden bazılarını temin ettiğim Mustafa Ülvan adlı kişi de, bu süs eşyasının nasıl ve nerden temin edildiğini Sayın Mahkemenize açık olarak izah edecektir.
Yine bu iddiaya konu suçlamanın da, terör örgütü, örgüt üyeliği ve TCK m.313/1'in ihlal edildiği suçlamaları ile birlikte değerlendirilmesi isabetli değildir. Suçlamayı kabul etmemekle birlikte 2863 sayılı Kanunun ihlal edilip edilmediği hususunun bu davadan tefrik edilmesi suretiyle değerlendirilmesi gerekmektedir.

GENEL OLARAK DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Olayda, üç temel delilin hakkımdaki iddialara dayanak kullanıldığını ve bunların; telefon dinleme, özel yazışmalarım ile tanışıklıklardan ibaret olduğu, ayrıca alınan ifade, yapılan arama ve el koyma işlemleri sonucunda suç aleti olarak ele geçirildiği ileri sürülen malzemelerin de delil olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.

1- Yukarıda da izah ettiğim üzere, özel düşünce açıklamalarından ibaret olan telefon konuşmalarından dolayı suçlanmam, iddiaya konu suçların işlendiğinin kabulü ve telefon konuşma içeriklerinin suça elverişli vasıta sayılması mümkün değildir. Sayın Mahkemece incelendiğinde, telefon konuşmalarında iddiaya konu suçların işlendiğini veya bir suça iştirak edildiğini ve suçlarla ilgili somut delillerin elde edildiğini görmenin mümkün olmadığı, Savcılık Makamı tarafından telefon konuşmalarım üzerinde tahmini, yanlı, sübjektif davranılmak suretiyle yorumlar yapıldığı ve bu yorumların suçlamalara delil olarak gösterildiği anlaşılacaktır.

Bir kimsenin suç işlediğine dair ikrarının dahi tek başına suçu kanıtlamaya yeterli sayılmadığı bir durumda, başka konularla ilgili konuşmaları ve düşünce açıklamalarını içeren telefon görüşme kayıtlarının da birtakım yorumlarla suç delili olarak kabul edilmesi doğru değildir.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin 12.11.2003 tarihli, 2003/2539 E. ve 2003/2769 K. sayılı kararında, başkaca kanıtla da doğrulanamayan kolluktaki ikrarın ciddi ve yeterli kanıt olarak değerlendiremeyeceği ve şüpheden sanık faydalanır ilkesi gereği beraat kararı verileceği sonucuna varılmıştır. Bu karardan da anlaşılacağı gibi, delil olarak değerlendirilen ikrarın dahi şüpheli olması durumunda başkaca delillerle desteklenmek suretiyle mahkumiyet hükmü kurulması gerektiği açıktır. Huzurdaki davada, suç işlemediğimi, hiçbir ilgimin bulunmadığını beyan etmiş bulunmaktayım. Bu durumun aksini kanıtlayan şüpheden uzak, somut, hiçbir delil ortaya konulamamıştır.

Usulü dairesinde yapılan telefon dinleme tedbiri sonucunda elde edilen delillerin dahi tek başına mahkumiyet hükmü kurmaya yeterli olamayacağını, bu delillerin mutlak şekilde somut ve yan delillerle desteklenmesi gerektiğini kabul etmek gerekir. Oysa somut olayımızda, suçun işlendiğini gösteren ve detaylı anlatım içeren telefon görüşme kaydı da bulunmamaktadır.


Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 11.03.1991 tarihli, 1991/1-28 E. ve 1991/68 K. sayılı kararında, mahkeme önünde yapılan ikrarın dahi tek başına yeterli olmadığını, söz konusu fiilin gerçekleştiğinin yan delillerle desteklenerek, ancak kesinlik arz edebileceğini hükme bağlamıştır. Söz konusu karara göre, “… Hiçbir yan delille desteklenip doğrulanmayan, … her türlü kuşkudan uzak kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı halde, yüklenen suçu işlediği kabul edilerek yazılı şekilde sanığın mahkumiyetine karar verilmesi yasaya aykırıdır. Bu nedenle, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir”.

Mahkeme önünde yapılan ikrarın dahi tek başına mahkumiyet hükmü tesis etmeye yeterli sayılmadığı gözetildiğinde, inandırıcı, somut, yan delillerle desteklenmeyen ve içeriğinde suçun ispatını gösteren bir beyan olmayan ve sadece 1982 Anayasası'nın 25 ile 26. maddeleri çerçevesinde kalan düşünce açıklamalarından ibaret iletişim kayıtlarının, suçun sabit bulunması için kesinlikle yeterli bulunmaması ve öncelikle tahliyem ile beraatıma karar verilmesi gerektiği kanaatindeyim.

2- İnternet ortamında yaptığım özel yazışmalarım, aleni niyetlik taşımayan, düşünce açıklamalarından ibaret, herkes ile paylaşmadığım ve muhatabı belli olan kişilerle görüşmelerim kapsamına giren hususlardır. Gerek düşünce açıklamalarım ve gerekse özel hayatımın gizliliği ve korunması hakkı kapsamına giren internet ortamındaki yazışmalarımın suç delili olarak kabul edilmesi ve ortağı olduğum “Enternet” adlı Firmanın sehven bir internet sitesi adresi olarak gösterilmesi, tek kelime ile gayri ciddilik olup, kabulü mümkün değildir.

3- İnsanların birbirini tanımasından dolayı suçlamaların yöneltildiğini, kanaatimce ilk defa huzurdaki davaya konu iddianamede görmek mümkün olmuştur. Bu konuda fazla bir söz söylemeye gerek olduğunu da düşünmüyorum. Türk Ceza Hukuku'nda sırf birisini tanımak ve onunla konuşmaktan dolayı suç normu düzenleyen herhangi bir hüküm mevcut değildir.

4- Alınan ifade ve yapılan arama ile elkoyma işlemleri sonucunda elde edildiği ileri sürülen deliller ile ilgili gerekli savunma ve açıklamaları yukarıda yaptığımdan, bu konuda da başka bir beyanda bulunmak lüzumunu duymuyorum. Bununla birlikte, ifade içeriklerinde şahsımı suçlayıcı herhangi bir beyan olmadığı, arama ve elkoyma işlemlerinden elde edildiği ileri sürülen şeylerin de suçlamaları ispata yeterli ve elverişli delillerden olmadığı son derece açıktır.

5- Sayın Mahkemeniz huzurunda, şahsım da dahil olmak üzere diğer sanıklara yönelik yakalama ve gözaltına alma işlemleri ile bu sırada elde edilen delillerin hukuka aykırılığı hakkında kısa bir açıklamada bulunmak istiyorum. Bu açıklamam, şahsıma yönelik yapılan yakalama ve gözaltına alma işlemleri ile bu sırada elde edilen delillerin ne derece hukuka aykırı olduğunu ve huzurdaki davada kullanılamayacağını, bu delillerin 1982 Anayasası'nın 38. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca “hukuka aykırı nitelik” taşıdıklarını ortaya koyacaktır.

Sayın Başkan, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 91. maddesinde düzenlenen gözaltı prosedürünün tatbiki için, öncelikle sınırlı olarak sayılan ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 90. maddesinde düzenlenen yakalama şartlarının gerçekleşmesi gerekir. Bu hükme göre yapılan yakalamayı, ya herkes veya kolluk görevlileri gerçekleştirebilecektir. 90.maddede gösterilen yakalama sebepleri oluşmadan ve bu maddeye göre yakalama yapılmadan, polis tarafından yakalanıp, Cumhuriyet Savcısı tarafından gözaltına alınmamın hukuka uygun olmadığını belirtmek isterim.

Sayın Başkan, hakkımda Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 98. maddesinde yer alan ve hakimlikçe verilmiş bir yakalama emri de mevcut değildir. Bu emir mevcut olsa bile, bu durumda Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 90. maddesinin tatbiki ile 91.maddede gösterilen gözaltına alma prosedürünün uygulanması mümkün değildir. Çünkü 91. madde, sadece 90. madde ile sınırlı uygulanabilmektedir. Hakkımda, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 251. maddesinin altıncı fıkrası atfıyla Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 146. maddesinde düzenlenen “zorla getirilme” müessesesinin tatbiki mümkündür. Huzurdaki davaya konu soruşturma çok önceden başlamıştır, buna rağmen kaçma şüphem hiç olmadığı gibi, delil de karartmış değilim. Zaten tüm deliller toplanmıştır. Buna rağmen, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 251. maddesinin altıncı fıkrası delaletiyle Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesi kapsamına giren suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 145. maddesinde düzenlenen “davet” usulü uygulanamamaktadır. Bu durumda bile, hakkımda “zorla getirilme” usulü uygulanmalı, hiçbir şekilde gözaltına alınmamalı ve polis nezarethanesinde tutulup, polis tarafından ifadem alınmamalı idi. Tüm bu uygulamalar hukuka aykırı olup, bu yolla elde edilen deliller de hukuka aykırıdır. Savcılık Makamı, 251. maddenin altıncı fıkrasının atfı ile 146. maddenin dördüncü fıkrasında düzenlenen 24 saatlik sürede, şahsımı polis nezarethanesine göndermeyip, adliyeye getirtmek suretiyle ifademi almalı idi.

6- Yine Savcılık Makamı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 251. maddesinin birinci fıkrası ile 01.01.2006 tarihinde yürürlüğe giren Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 2 numaralı Genelgesi'nin 14. maddesi uyarınca, tüm soruşturma iş ve işlemlerini bizzat kendisi yapmalıdır. Bir başka ifadeyle, şüpheli ve tanık ifadelerini savcı almalı, arama ve elkoymalar da bizzat savcı nezaretinde yapılmalıdır. Soruşturma aşamasında, bizzat savcı tarafından yapılmayan ve savcının fiili katılımının olmadığı iş ve işlemlerin hukuka uygunluğundan bahsedilemez. Somut olayda da, Savcılık Makamı'nın birçok soruşturma iş ve işlemlerine katılmadığı, bunların polis tarafından yapıldığı görülmektedir. Tüm bunlar, Kanunun açık hükmü ve ilgili Genelge gereğince hukuka aykırı olup, bu yolla elde edilen hukuka aykırı delillerin de Sayın Mahkemece dikkate alınmaması gerekir. “Hukuk devleti” ilkesinin geçerli olduğu Ülkemizde, hiçbir şekilde hukuk kurallarına aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin yargılamada kullanılması mümkün değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 206. maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi ile 217. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, hangi şekilde olursa olsun hukuk kurallarına aykırı yol ve yöntemlerden elde edilen deliller yargılamada kullanılamazlar. Kullanılmaları halinde ise, bu durum hukuka aykırı olacak ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi uygulamalarının da ihlali anlamını taşıyacaktır.

7- İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, 1982 Anayasası ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile sahip olduğum hakların, doktrinde Düşman Ceza Hukuku olarak adlandırılan, kişi hak ve hürriyetlerini hiçe sayan, “eşitlik” ilkesini açıkça ihlal eden, insanları birbirinden ayıran ve sanık haklarının gözardı edilebileceğini düşünen ve hukuki açıdan kabulü mümkün olmayan uygulamalara feda edilmemesi gerekmektedir. Sayın Mahkemenizden, yukarıda açıkladığım ve Savcılık Makamı tarafından hazırlanan iddianame ve bu iddianamenin dayanağı olarak yapılan soruşturma ile çiğnendiğine inandığım, esas itibariyle Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Savcılık Makamının uyması gerektiği halde ihlal ettiği adil yargılanma hakkım ile buna bağlı haklarımın korunmasını, hukuk karşısında eşit muameleye tabi tutulmamı, işlediğime dair kuvvetli suç şüphesi bulunmayan iddialardan dolayı tutukluluğumun kaldırılmasını talep etmekteyim.

8- Sayın Mahkeme, sözlü, aleni ve sanıkların yüzüne karşı yapılan duruşmalarda tüm delillerin doğrudan doğruya değerlendirilmesini sağlayacak yönde hareket etmeli ve kararlar almalıdır. Bu çerçevede Sayın Mahkeme, ne şekilde ve hangi ortamda elde edildiği şüpheli olan, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun kabul ettiği yol ve yöntemler dışında toplandığı anlaşılan veya hukuka uygun toplandığından şüphe edilen delilleri, bu anlamda “mülakat” adı altında Savcılık Makamı tarafından dava dosyasına sunulan görüntü ve ses deşifrelerini, hukuka aykırı yapılan yakalama, gözaltına alma, arama ve elkoymalar sonucunda toplanan delilleri reddetmeli ve dava dosyasından çıkarılmasına karar vermelidir. Siyasetin gölgelemediği ve gölgelemesinin de mümkün olmadığında en ufak bir tereddüt taşımadığım Bağımsız Mahkemenizin, “hukukun üstünlüğü” esası ışığında ve evrensel hukukun ilkelerini uygulamak suretiyle huzurdaki davayı sonuçlandıracağına ve öncelikle hakkımda hukuka aykırı olarak devam eden tutuklama tedbirini kaldıracağına olan inancım tamdır.

NETİCE ve TALEP : YUKARIDAKİ TÜM AÇIKLAMA, TESPİT VE SAVUNMALARIM IŞIĞINDA, İSNADA KONU SUÇLAMALARI İŞLEMEDİĞİMDEN HAKKIMDA BERAAT KARARI VERİLMESİNİ, VARSA CEZA TATBİKİ DÜŞÜNÜLEN FİİLLERDEN DOLAYI LEHİME OLABİLECEK TÜM MÜESSESE VE HÜKÜMLERİN UYGULANMASINI, ANCAK ÖNCELİKLE YASAL ŞARTLARI BULUNMAYAN TUTUKLAMA TEDİBİRİ YÖNÜNDEN TAHLİYEME VEYA ADLİ KONTROL TEDBİRİ ALTINDA SERBEST BIRAKILMAMA KARAR VERİLMESİNİ SAYGIDEĞER MAHKEMEDEN BİLVEKALE ARZ VE TALEP EDERİM. 03/02/2009

Sanık
Hayrettin Ertekin

YORUMLAR
dogru söylemiş
eray ersoy
ifadeyi okudum "bir hukuk adamı" olarak ve mahkeme de bu şahsı birçok defa dinlediğime göre de bu insan günahsız yere yatmış allah kurtarsın.
01 Ağustos 2012 Çarşamba 17:20
78.180.89.84
ÜYE İŞLEMLERİ
ANKET
Marmaris Belediye Başkan Adayı Kim Olsun.
RÖPORTAJ