1984 yılının Şubat ayının ilk haftasıydı.
Günlerden perşembeydi, hava yağmurluydu.
Öğleden sonra Marmaris’e giriş yaptım. Sabancı Lisesi’nin önünde, derenin kenarında dükkânlar vardı. Orada otobüsten indim.
Günlerden yine perşembeydi. Bu tarihi hiç unutmuyorum. Çünkü o akşam TRT 1’de “Olacak O Kadar” yayınlanıyordu.
Çakır abimle birlikte izlemek için çarşı içindeki kahveye gitmiştik. Ahmet Gülerce’nin babası, Sait Battal Gülerce’nin işlettiği o kıraathane…
Çayın, sohbetin ve gündemin iç içe geçtiği; küçük bir televizyonun etrafında toplanan insanların aslında bir dönemin hafızasını paylaştığı o tanıdık mekân… O mekânda garson olarak yaklaşık bir yıl çalıştım.
Aradan tam 42 yıl geçti.
Bu 42 yılın 30 yılı gazetecilikle geçti. Marmaris’te güzel günlerim de oldu, zor günlerim de… Sevindiğim, üzüldüğüm, mücadele ettiğim, sabrettiğim zamanlar yaşadım. Ama her hâlükârda Rabbime şükrettim; şükretmeye de devam ediyorum.
Marmaris, doğduğum yer değil belki…
Ama yaşadıkça, emek verdikçe, sevindikçe ve yoruldukça insanın doğduğu yer oluyor. Bizim için de öyle oldu. Bu şehirde kök saldık, dostluklar kurduk, anılar biriktirdik.
Her ortamda, her şartta Marmaris’in menfaatlerini savundum.
Çünkü insan, kendini ait hissettiği yeri savunur.
Çünkü Marmaris artık sadece bir şehir değil; bir hayatın kendisi oldu.
42 yıl sonra bir perşembe günü daha Marmaris’e girerken şunu düşündüm:
Zaman çok şeyi değiştiriyor ama aidiyet duygusunu değiştirmiyor.
Ve insan dönüp baktığında şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorsa, ne mutlu:
İyi ki bu şehirde yaşadım, iyi ki bu şehrin bir parçası oldum.
Nice 42 yılları, gönül dostlarımızla birlikte yaşamayı Allah nasip etsin.
Allah’a emanet olunuz.