Kırıldım, Kırıldık…

Kırılmak, insanın en sessiz ama en derin hâllerinden biridir. Bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de hiç söylenmeyenlerle başlar. En çok da güvenilen yerlerden gelen sessizlik, insanın içinde yankılanan en ağır kırılmadır.


Emeklerin bir anda yok sayılmasına kırıldım.
Bir insanın yıllarını verdiği çabanın, alın terinin, inancının ve kurduğu hayallerin bir cümleyle silinmesi… Bu sadece bireysel bir hayal kırıklığı değildir; toplumsal bir yorgunluğun da izidir.
Çünkü emek değersizleştiğinde, umut da sessizce geriye çekilir.


Yine mi susacağız?
Bu soru artık bir tepki değil, bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Her defasında içimize atıp, görmezden gelip, “devam et” diyerek kendimizi susturmak…
Belki de en büyük kırılma burada başlıyor.


İktidar, hayallerimizle kurduğumuz geleceği tükettiğinde; insanın içindeki umut da yoruluyor. Ülküler sürekli ertelendikçe, “yarın” kavramı bir bekleyişe değil, bir alışkanlığa dönüşüyor. İnsan, kendi hayatını bile sürekli ertelenen bir plana çevirmeye başlıyor.


Bazen insan geçmişine bakıyor…
Çin Seddi’ne çıktığım bir anı hatırlıyorum. O geniş ufka bakarken zihnimde bir cümle beliriyor:
“Atalarımız Çin Seddi yaptırdı, torunları yüzyıllar sonra gelir üzerinde iz bırakır.”

İnsan bazen kendi varlığını da böyle izlerle anlamlandırmak istiyor. Bir yerde kalmak, bir şeye dönüşmek, bir hatıra bırakmak… Sadece yaşamak değil, yaşadığını hissettirmek istiyor.


Ama bugün geldiğimiz noktada başka bir yorgunluk var.


Yoruldum, yorulduk artık.
Umut vardı; gelecek için, daha iyi bir hayat için, daha adil bir düzen için… Ama zamanla o umutların dalları kırıldı. Bir bir eksildik, bir bir sustuk.


İnsan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Ne kadar daha taşıyacağız bu yükü? Ne kadar daha onaracağız kırılanı? Ne kadar daha susacağız?


Ve en ağır soru:
Siz hiç yorulmadınız mı?
Bölmekten, koymaktan, almaktan, hak etmeyene vermekten…


Yorulmak, bazen sadece fiziksel bir hâl değil; vicdanın, hafızanın ve umudun da yorulmasıdır.


1993 yılında Denizli’de, bir miting alanında yaşanan bir anı hatırlıyorum. Bir kamyonun içinden konuşan merhum Alparslan Türkeş’i dinlerken, kalabalığın içinden bağırmıştım:
“Ver de vuralım, öle de ölelim!”


Buna karşılık onun verdiği cevap ise çok netti:
“Size ne vurun ne de ölüm diyorum.”


Zaman geçti… insanlar değişti… hayatlar eksildi…
Eceli gelenler aramızdan ayrıldı. Kalanlar ise ülkülerle, kırık kanatlarla yaşamaya devam etti.


Ve geriye bir cümle kaldı:

“Onursuzca başımı dik tutacağıma, onurumla öne eğerim.”


Belki de bütün mesele burada düğümleniyor:
Kırılarak da olsa, susarak da olsa, insan kalabilmekte.

Allah'a emanet olunuz.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Köşe Yazıları Haberleri