Sizler de bazı anlarda kelimeleri unutup boğazınızın düğümlendiğini hissediyor musunuz? Tam da konuşmaya ihtiyaç duyduğunuz o anda “bir damla sessizlik” çöküyor mu üzerinize? İllaki hayatınızda birkaç defa başınıza gelmiştir; konuşmak, anlatmak istemişsinizdir ama konuşamamış, anlatamamışsınızdır. Peki, neden?
Aşktan… Biraz da utangaçlıktan…
Hayal edin; hiç ummadığınız bir anda gördüğünüz o kadın… Rüzgârla savrulan sarı saçları, tatlı gülüşüyle dolunayı kıskandıracak kadar güzel. Bir anda kalbinizi fetheder ama siz utangaçlıktan yanına gidip konuşamazsınız. Onu görmek için çabalarsınız fakat kelimeler boğazınızda düğümlenir. Aslında söyleyecek çok şey vardır; sorular, cümleler, belki de küçük bir selam… Tam o anda zihniniz hızlanırken diliniz yavaşlar. Kalbiniz daha hızlı atar, söylemek istedikleriniz birikir ama sesiniz çıkmaz.
Peki, böyle anlarda gerçekten susuyor muyuz? Yoksa içimizde kopan gürültüleri dışa yansıtamıyor muyuz? Belki de en büyük sessizlik, dışarıdan görünen değil; içimizde yaşadığımız o karmaşadır. Sesimizin çıkmadığı anda gözlerimiz konuşur, bakışlarımız anlatır ama kelimeler cesaret bulamaz. Bilim de söylüyor aslında; insan hoşlandığı kişiyi gördüğünde kalbi hızlanır, beyni heyecanı bir tehdit gibi algılayabilir. İşte o an ya konuşursunuz ya da susarsınız. Ama gözler asla yalan söylemez; bazen tek bir bakış, saatler süren sohbetlerden daha fazlasını söyler.
Kim bilir… Belki bir gün o “bir damla sessizlik” cesarete dönüşür. Belki bir selamla başlar her şey. Belki de bazı hikâyeler konuşulmadan da yaşanır. Ama şunu biliyorum: Hayatımızın bir yerinde hepimizin içinde sakladığı, söyleyemediği ama hissettiği “bir damla sessizlik” mutlaka vardır.