Gündem Gazetesi

HACIBAYRAM’DA CUMA NAMAZINDAN SONRA

18 Temmuz 2018 Çarşamba 10:40

Türkiye’nin ilk “Başkan”ı, 13 Eylül Cuma günü Hacıbayram Camiinde Diyanet İşleri Başkanının imamlığında Cuma namazını eda ettikten sonra Bakanlar Kurulunun ilk toplantısını yaptı. Bu arada Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Ulus’taki ilk Meclis dar geldiği için, onun hemen alt tarafında bulunan İkinci Melis’te de bir tören yapıldı. Burada Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’nın adı iyilikle anılmış!

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan cum günü açılmasının nedeni,  Kuvayı Milliyeciler aleyhine Adapazarı’ndan Kızılcahamam’a kadar yayılan isyancıların olumsuz propagandası idi. Bunların iddialarına göre Kuvayı Milliyeciler Bolşevik ve dinsizdi. Milleti haraca kesiyorlar, Ankara’da karılarla ve oğlanlarla gece gündüz eğleniyorlardı. Onların özendiği Bolşeviklerde aile kavramı yoktu…

Heyeti Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ilk bildiriminde Meclisin 21 Nisan Çarşamba günü açılacağını bildirmişti. Fakat aynı günlerde isyanın Beypazarı ve Kızılcahamam’a kadar yayılması üzerine açılışı iki gün erteleyerek Cuma gününe denk getirdi Böylece Kuvayı Milliye’nin dinsiz olduğu iddialarına cevap vermek istedi. Cuma günü yurdun her yanında dini törenler yapılmasını, hatim indirilmesini, Mevlüt okunmasını da istedi.

Tanzimat’tan beri Türkiye’nin yönü devrim Avrupası’na dönüktü. Kurtuluş Savaşı’na önderlik edecek kumandanlar, valiler ve sivil aydınlar da din işleri ile dünya işlerini ayıran ve bağımsızlık hareketinin bir dünya işi olduğunu bilen insanlardı. Fakat içinde bulunulan koşullar, İngiliz ve Padişah yanlısı bir takım işbirlikçi ve gerici unsurların propagandasını da kesme zorunluluğunu doğurmuştu.

Şimdi “En Yeni Türkiye”nin yöneticileri, bakanlar kurulu çalışmaya başlarken neden Hacıbayram’da Cuma namazı kılmak istemiş olabilirler? Onları buna zorlayan bir sebep mi vardır? Onlar hakkında “Dinsiz ve Bolşevik” oldukları konusunda bir iddia yoktur. Aksine aynı kadroların 16 yıldır güttükleri siyasete bakarak devleti din esasına göre yönetmek istedikleri, bunda bir hayli mesafe aldıklarını bütün dünya biliyor.

Bu seferki Hacıbayram gösterisi bir zorunluluktan kaynaklanmış değildir. Din hamuruyla sıvanmış siyasi bir gösteriden ibarettir. 98 yıl önceki Cuma namazı, bir milli kurtuluşa hizmet ediyordu. Bugünkü Hacıbayram ise, tek bir adamın ülkeyi yönetmesini öngören yeni bir Padişahlık sistemine payanda yapılmıştır.

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA ŞÜKRAN NEYİN NESİ?

Peki, “Başkan”ın Hacıbayram’dan sonra gidilen İkinci Meclisteki konuşmasında şu sözlerini nasıl yorumlamalı? “Kurtuluş Savaşımızın başkomutanı, Birinci Meclisimizin ve devletimizin ilk başkanı, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile istiklalimizin kazanılmasında emeği geçen tüm milletvekillerimizi, komutanlarımızı, askerlerimizi yedisinden 77’sine tüm kahramanlarımızı tazimle, rahmetle yâd ediyorum” (Cumhuriyet, 14 Temmuz 2018, s. 4)

Devrimcilere, laiklere, hatta kendisine muhalif olan herkese demediğini bırakmayan, onları meydanlarda kâh mezhepleri için kınayan, kâh terör destekçisi, komünist, vatan hainliği ile suçlayan Erdoğan’ın söylemleri, Padişah ve İngilizcilerin Kuvayı Milliyeciler hakkındaki suçlamalarına ne kadar da benziyordu. Bir zamanlar camiler ahır yapılmış, ezanlar susturulmuş değil miydi? Bunu yapanlar bir Atatürk, diğeri İnönü olan “iki ayyaş” değil miydi?

Fakat işte Kuvayı Milliyeciler zafer kazanmış ve tarihte namlı bir ad bırakmışlardı. Şimdi böyle bir günde Kurtuluş Savaşı’nın isyancılarıyla aynı dili konuşmak yakışık almazdı. Onlar tarihin çöplüğünde yerlerini almışlar ve çürüyüp gitmişlerdi. Gene de bugünkü rejimim ideologlarından ne 31 Mart 1909 gericilerinin, ne Padişah Vahdettin’in ne de İngilizci Hürriyet ve İtilafçıların aleyhinde bir cümleye rastlamak zordur. Hatta yerli yersiz yüceltmeye çalıştıkları Necip Fazıl bir Vahdettin hayranıdır.

Mustafa Kemal Paşa’yı Meclisi açmadan önce Hacıbayram’da namaz kılmaya zorlayan da Erdoğan’ın bu vesile ile Mustafa Kemal Paşa’ya rahmet okuması da aynı sebeplerden kaynaklanıyor.  O zamanki isyancıların propagandalarını boşa çıkarmak için Kuvayı Milliye şunu demek istiyordu. “Biz söylediğiniz gibi değiliz. Dinimize sahibiz. Vatanımız gibi halifemizi ve dinimizi kurtarmak için çalışıyoruz.”

Erdoğan ise başkan seçilmesini içine sindiremeyen ve yeni rejime derin isyan duyguları taşıyan devrimci ve demokratlara şunu demek istiyor. “Biz sandığınız gibi devleti yıkmak istemiyoruz. Onu kuranlara sahip çıkıyor ve minnet duyuyoruz.” Bir çeşit meşruiyet çemberini genişletme çabası.

KİM İNANDI DERSİNİZ?

Bunun bir aldatmaca olduğunu ise başta söyleyenler olmak üzere herkes biliyor. Kimsenin aldandığı yok. Hiçbir devrimci ve demokratın içi bu sözlerle serinlemiş değildir.

İki yıl öncesine kadar Fethullah Gülen “Hocafendi” de sözüm ona eğitime yatırım yaparak, Türkçe olimpiyatları düzenleyerek, dünyanın dört bir tarafında Türkiye’yi tanıtan kültür kurumları açarak az insanı kendine bağlamamış değil miydi? Şimdi müritlerinin silahlı darbesinin devlet ve toplum düzeninde yarattığı sarsıntıları yaşıyoruz.