22 Temmuz 2018 Pazar
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
ROMANLARIN YENİ KAHRAMANI ÇİĞDEM TAN
19 Haziran 2018 Salı 10:54

ROMANLARIN YENİ KAHRAMANI ÇİĞDEM TAN

Çiğdem Tan'ın yeni romanı olan 'Kahramanım' üzerine yapılmış kısa bir söyleşi...

Çiğdem Hanım, sizi tanıyabilir miyiz?

Tabii… İstanbul doğumluyum. Anadolu Üniversitesi İşletme ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezunum. 39 yaşındayım. Editör olarak çalışıyorum, İstanbul’da yaşıyorum. Bekârım. Bir kız kardeşim, iki minik yeğenim var. Kendi küçük, sakin dünyamda, ülkemin sorunlarına kafa yoran, hayvanlarla vakit geçirmekten mutlu olan, Atatürk ilkelerine ve ülkesine gönülden bağlı bir vatandaş olarak hayatımı sürdürüyorum.

Ve yazıyorsunuz…

Evet, hep işin mutfağında olduğum için vitrin kısmıyla ilgili sözcüklere dilim henüz alışamadı. Yazıyorum bir de… Yazarım.

Ne zamandır yazıyorsunuz?

Öğrencilik yıllarımda sözel derslerde hep daha başarılıydım. Kendimi yazarak daha iyi ifade edebiliyor, duygu ve düşüncelerimi kaleme almaktan mutlu oluyordum. Okuma yazma öğrendiğim zaman itibariyle yazmak hep hayatımın bir parçasıydı ancak tümüyle bu alana yönelmem birkaç yıl evvel gerçekleşti. Öncesinde elektrik-taahhüt işleri ile ilgili şirketlerin satış-pazarlama departmanlarında orta düzey yönetici olarak görev alıyordum. Gün geldi, yaşamımı revize etmem gerektiğini fark ettim.

Sizi bu alana yönlendiren, tetikleyen ne oldu?

“Neden yazıyorsunuz?” sorusunun sanırım tek bir cevabı yok. Zülfü Livaneli der ki “Yazı, insanoğlunun ölümsüzlüğe karşı bulabildiği yegâne çözümdür.” Sanırım ardımda bir şeyler bırakabilme güdüsü, beni tetikleyen faktörlerin başında geliyor. Yine derdini anlatabilme işidir yazmak. Bir şeylere kafa yoran ancak tek başına bir çözüm bulamayacağını bilen insanlar, genellikle duygu veya düşüncelerini yayarak o konuda duyarlılık oluşturmaya çalışırlar. Ve tabii ki edebi haz. Özenli bir üslup ve özgün bir içerikle ilmek ilmek örülmüş cümleler kurabilmek, bunu yaparken duyguyu karşı tarafa tüm gerçekliğiyle yansıtabilmek bana büyük bir mutluluk veriyor.

Sevdiğim işi yapmak, derdimi anlatmak, ardımda bir şeyler bırakacağımı bilmek, günden güne daha çok geliştiğimi görmek… Hepsi benim için önemli.  

Kahramanım, ilk kitabınız değil mi?

Evet, yayımlanan ilk kitabım. Ancak ondan önce kaleme alınmış bir romanım daha var. İsmi Saklı Hikâyem. Onu da bu yılın son aylarında okurla buluşturmayı planlıyorum.

Neden önce ilk tamamlananı yayımlamadınız?

Saklı Hikâyem daha güncel, edebi dili daha derin, hemen herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir aşk romanı. Ticari ve edebi beklentiyle hareket etsem, sıralamaya göre gitmem daha kârlı olabilirdi çünkü Kahramanım’ın dili Saklı Hikâyem’e göre çok daha sade, konusu da daha öznel. Yine de Kahramanım daha bir benimdi, en samimi kelimelerimle “Merhaba,” demek istedim.

Kahramanım’da kendi hayatınızı mı yazdınız?

Genelleme yaparak bilmişlik taslamak istemem ama sanırım yazarların birçoğu, özellikle yazmaya başladığı ilk yıllarda kendi yaşamından bolca esinlenir. Benim de öyküdeki Bahar’ınki kadar travmatik olmasa da çocukken bir tedavi sürecim olmuştu. Bu noktada bir çocuğun hezeyanlarını, yaşadıklarım ve gördüklerimden örnek alarak geliştirdiğimi belirtmeliyim. Yine öyküdeki Bahar gibi, ben de Tarabya’da doğup büyüdüm. Bildiğim sokaklardan, bildiğim hayat tarzlarından ipuçları almak, onları kurgularla güçlendirmek de elimi büyük ölçüde güçlendirdi. Ancak Bahar ben değilim. Bahar, dünyayı ve kendini tanımaya başladığı yıllarda hasta olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş yüz binlerce çocuğun toplamı, kurgusal bir karakter. Harutyan isimli bir tanıdığım olmadı örneğin. Rosemary de bu topraklara gönül vermiş binlerce azınlıktan sadece biri. Ben henüz kendisi ile tanışmadım. O Bahar’ın Rosemary’si, benim değil…

Öyküde birden çok hikâye var değil mi?

Evet, postmodern romanın temel özelliklerindendir bu. Ana metnin etrafında, hem ona bağlı hem de kendi içinde bağımsız birçok alt öykü barındırır. Bunu denedim. Zamanı esnek kullanmam bana bu özgürlüğü tanıdı.

Umarım daha iyilerini yazabilmem için, güçlü bir dayanak olur Kahramanım.

Önsözünüzde yazana göre, editörlüğünü de kendiniz yaptınız ve bunun için eleştirileceğiniz konusunda uyarı aldınız?

Evet, aynen öyle. Yazarlık ve editörlük çok başka işler. Bu ikisini de profesyonel anlamda yapmamış birinin, aralarındaki farkı asla tam olarak anlayamayacağını düşünüyorum. Yazar kitabın annesi, editör stil danışmanı gibidir. Anne hep korumak; stil danışmanı ise hep daha şık, daha sade, daha gösterişli, daha, daha, daha… İster. Yazar ve editör, uyumlu olmak zorundadır. Aynı duyguyu, aynı üslupla vermek zorundalardır. Aksi taktirde metinde tutarsızlık veya farklılık oluşur.

Ben bu uyum sorunundan ve kafamın karıştırılmasından çok korktum. Bu nedenle Kahramanım’da ikinci bir dokunuş istemedim. Kahramanım, dört yaşındaki bir kız çocuğunun dilinden anlatılmaya başlanan, edebi bir kitap. Anadili dört yaş seviyesindeki birini, edebi bir kitapta ana anlatıcı olarak konuşturmak hiç kolay bir iş değil. Kelimelerin temel anlamını kullanmak zorundasınız, mecazdan mümkün mertebe kaçınmalısınız, duyguyu en çocuksu hâliyle vermek zorundasınız vesaire… Buna iki kişinin çalışması, metni iki kat zorlaştırmaya da dönüşebilirdi. 

Bir de zaten ben editörüm. Neden başka bir editörle çalışayım ki kendim de pekâlâ yapabilirim, dedim. Ancak, bir yazar olarak çıkıp “Editörlüğünü de ben yaptım,” demeniz, yayıncılıkta eleştiriliyor. Sezen Aksu, Tarkan, Teoman… Şarkılarının sözlerini kendileri yazdığında bu albümde mutlaka belirtiliyor. Ben 182 sayfalık metnin tüm biçim-içeriğini kendim hazırladım, kontrol ettim, düzenledim. Bunu neden belirtmeyeyim? Ki ayrıca bu gurur duyulacak bir şey. Basit bir detay değil. Eleştirilecek bir konu hiç değil.   

Sahi, neden eleştirilir ki?

Çünkü “Sen zaten yazarsın, en iyi metni editöre teslim etmekle mükellefsin. Kendi kitabına yaptığın düzenlemeler yazarlık kapsamında ele alınır, editörlük kapsamında değil,” gibi, hâlen çok da geçerli bulmadığım geri bildirimler aldım ama bunlara pek takılmadım. Metni tamamladıktan sonra, öyküye yabancılaşmak için dosyayı uzun süre hiç açmadım, düşünmedim. İhtiyaç duyduğum zaman geçtikten sonra ön bilgimi sıfırlayıp ilk defa okuduğum bir metni düzenler gibi, gerçek bir editör gibi dosya üzerinde çalıştım.

“Yazar burada ne demek istemiş?” dediğiniz yerler oldu mu?

Olmaz olur mu? Kendimle günlerce kavga ettim, küstüm, konuşmadım, tıkandım, daraldım… Ama pes etmedim. “Bu kitabı sen yazdın, ben de toparlayacağım, hiç gıkını çıkarma!” dedim kendime. “Bak, buralara dokunma sakın, lütfen lütfen…” dediğim yerler de oldu, “Aman ne yaparsan yap, bıktım senden,” dediğim, “Ne değerli öykün varmış arkadaş, hiçbir yere elletmiyorsun…” dediğim zamanlar da… Neyse ki bu iç çatışmayı kendi içimde yönetebildim. Başkasıyla olsa yönetebilir miydim, emin değilim… İki kimliğimi de tatmin edebildiğim bir iş çıkabildi günün sonunda. 

Metinle ilgili hiç edebi destek almadınız mı?

Son etapta iki editöre son okuma yaptırdım. Sadece olası imla ve klavye hatalarının kontrol edildiği, büyük bir kurgu hatası var mı diye genel bir değerlendirmenin yapıldığı işlemdir son okuma. Tekstil sektöründeki son ütü gibi. İki arkadaş da gerekli kontrollerin yanı sıra, birkaç cümle ile görüş ve önerilerini ayrıca belirtti ve onları dikkate aldım. Örneğin, birkaç kere çokoprens diye bahsettiğim çikolata topunun aslında çokoprens değil çokomel olduğu gibi, önemli ama hayati olmayan, metni baştan aşağı değiştirmeyen düzenlemeler yaptılar.

Yine önsözde öyküyü dokuz günde yazdığınız belirtiliyor… 182 sayfalık bir kitap dokuz günde yazılabilir mi?

Dokuz günde bir kitap yazılabilir mi, bilemiyorum. Yazanlar vardır belki… Ben kendi serüvenimi anlatayım: Aslında ilk gün oturup ben böyle bir öykü yazacağım, böyle ilerleyecek, dokuz gün sonra da böyle bitecek gibi bir planlama yapmamıştım. 2014 yılının Kasım ayıydı. İşten yeni ayrılmıştım, yalnız yaşıyordum, duygusal olarak hassas bir dönemden geçiyordum. Bilgisayarı kucağıma alıp yazmaya başladım. Kaç saat oturdum bilemiyorum. Kendime geldiğimde gece yarısıydı. Ertesi gün de devam ettim, ertesi gün de… Dokuz gün boyunca evden dışarıya bir adım bile atmadım. Daha evvel, başka başka zamanlarda yazdığım küçük hikâyeleri de içine ala ala ilerledim ve dokuz günün sonunda Kahramanım, ana çerçeveleri tamamlanmış bir öykü olarak karşıma çıktı. Tabii ki sonrasında üzerinde yüzlerce değişiklik yaptım. Eklemelerim, çıkarmalarım oldu. Son şeklini alması için aylar gerekti.

Neden yayımlatmak için bu kadar beklediniz?

Birkaç yayınevine gönderdim. Kimi dönmedi, kimi yayımlatmak için matbaa masraflarını ödememi istedi, kimi masraflar + ekstra ücret istedi vesaire… Ticari kısmı beni soğuttu. Öncelikli amacım (kendim için) kitap yazmaktı; (başkaları için) kitabı yaymak değil. Hem yayımlanma etabı, yazmak gibi tüm sürece sizin hâkim olduğunuz bir iş değil. Bu noktada edilgen kaldım sanırım. Ancak sonra bir yerden başlamam gerektiğini düşünüp ayaklandım. Tabii biraz da yakın dostlarım hadi hadi diye tetikledi. Doğru zaman şimdiymiş. Beklediğim için hiç pişman değilim.

Sonra Cinius ile anlaştınız…

Evet, kitabım Cinius Yayınevi’nden çıktı. Cinius, bu işi çok sistematik ve seri bir biçimde yapıyor. Sadece matbaa masrafının küçük bir kısmını size yüklüyor. Ki bir Orhan Pamuk değilseniz, biraz isim yapana dek bu maliyete -genellikle- katlanmak zorundasınız. Birçok yayınevi ile görüşme yaptım. Cinius bana daha samimi geldi. Koordinatör Zeynep Hanım işinin ehli. Heyecanıma kendi kitabını çıkarıyormuşçasına ortak oldu. Dizgideki Aynur Hanım, çok tatlı, şirin bir genç kız. Hiçbir telefonumu yanıtsız bırakmadı, her isteğimi anında yerine getirdi. Tabii ben yine tatmin olmadım, dizgi aşamasına bile dahil oldum, “Şu satırı üste çekelim, şu satırı alta alalım, bu metni sağa yaslayalım,” gibi yüzlerce değişiklik talep ettim. Normalde bunlar yazarın müdahil olmaması gereken detaylar ama bir kere bile of demediler. Yine kitapeditoru.com’dan Tuna Bey, her zaman bir telefon kadar yakınımda oldu, daha iyisinin olması için beni hep doğruya yönlendirdi. İkinci kitabımda da Cinius ile çalışacağım. Bana tanıdıkları bu hareket alanından dolayı Cinius’a ve kitapeditoru.com’a müşetekkirim.

Kahramanım’a dönecek olursak, içinde pek çok farklı hayat da var. Kahramanım tam olarak ne anlatıyor?

Kahramanım, “ben” dili ile anlatılan, anı türünde kaleme alınmış bir roman. Öykünün anlatıcısı Bahar isimli bir kız çocuğu. Bahar, şiddetli eklem ağrıları olan bir çocuk. Yoğun bir tanı ve tedavi süreci geçiriyor ancak o kadar küçük ki yaşadığı pek çok şeyi anlayamıyor ve hep kendince yorumluyor. Bu noktada tedavilerin psikolojik destek ile birlikte yürütülmesinin önemini vurgulamaktı hedefim. Yine büyümeye başladığı yıllar içinde, eğitim alanında da pek çok sıkıntı yaşıyor çünkü kanunlar kronik hastalığı olan yahut uzun süre tedavi gören çocukları, sağlıklı çocuklarla aynı sınav süzgecinden geçiriyor ve onlara hiçbir imtiyaz tanımıyor. Bu noktada da eğitim sistemine eleştirel bir bakış açısı yansıttım. Tüm bunlar vuku bulurken, Bahar küçük bir şehir köyü olan Tarabya’da yaşıyor. Tarabya, hem en zenginlerin hem de en fakirlerin bir arada yaşadığı bir yerdi seksenlerde. Yine birçok inançtan insanı bir arada barındırıyordu ki hâlen öyle. O birbirinden farklı kimliklerle Bahar’ın yolunu ara ara kesiştirdim, yine Bahar’ın bakış açısıyla onların yaşamını yorumladım. Şair Orhan Veli’nin izinden gidip sıradan insanların anlamlı öykülerini resmetmeye çabaladım.

Toparlayacak olursam, hiçbir sınavın hayatta kalma sınavından, hiçbir başarının da hayatta kalmaktan daha büyük olmadığını anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken de insan manzaralarını aralara serpiştirdim.

Ve bir ödül aldınız…

Evet, Kahramanım’da yer alan o insan hikâyelerinden üçünü, beş sayfalık bir kısa öykü olarak derledim, “İnsan Güzeldir” ismini verdim. Harutyan, Abdi ve Rosemary’nin yaşam öyküleriydi İnsan Güzeldir’de anlatılan.

7. Fakir Baykurt öykü yarışmasında, 600’e yakın eser arasında üçüncü oldu güzel kahramanlarımın öyküsü. Romanın tamamı ile katılacağım çeşitli yarışmalar da var, oralardan da güzel sonuçlar çıkacağına inanıyorum.

Kitabı neden Hâlid Ziya Uşaklıgil’e atfettiniz?

Bir kitapta en sevdiğim yer atıf kısmı. O kısımda hiçbir kurgu olmadığını bilmek, yazarın kalbini görmek hep çok hoşuma gider. En beğendiğim atıf da Mehmet Rauf’a ait. Mehmet Rauf, Eylül’ü “İlk romanım, son üstadım Hâlid Ziya’ya” diyerek Hâlid Ziya Uşaklıgil’e atfeder. Bir gün bir kitap yazarsam, ben de aynı ifade ile aynı kişiye atfedecektim ilk eserimi. Çünkü Hâlid Ziya’nın Bir Ölünün Defteri isimli öyküsü ile okumaya vuruldum. Hâlid Ziya bana okumayı sevdiren yazardır. Yine döneminde, kimselerin cesaret edemediği şeyi yaparak romanla kadına kimlik kazandırmayı başarabilmiş; Türk romanına da dünyaya açılacağı kapıyı aralamıştır. Modern Türk romanının kurucu ismi ve Türk edebiyatının temel taşlarından biridir. Yolunda, izinde olduğumu bilsin istedim.

Edebi kariyerinizin bundan sonrasını nasıl planladınız?

En zor kısmı atlattım, iyi şeyler yazabildiğim konusunda kendimi ikna edebildim. Türk dili konusunda kendime bir şeyler katmaya, daha iyisi için çok çalışmaya devam ediyorum. Okuyorum, dinliyorum, biriktiriyorum, gözlemliyorum, vesaire… İkinci kitabım zaten hazır, Kahramanım’ın pazarlama sürecini engellememesi adına biraz zamana ihtiyaç var. Üçüncü kitabımda kısa öykülerimi derleyeceğim, şu sıralar kısa öyküye merak sardım, birçok deneme yapıyorum. Dördüncü bir şiir kitabı olacak ki onun da hemen hemen yarısı tamam gibi… Sonrasında zaman ne gösterir bilinmez… Tek bildiğim, Türk diline layık olmaya çalışacağım, üstüne koyarak ilerlemek için elimden geleni yapacağım, diyebilirim.

img1513375008199.jpg

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ
ANKET
CHP Muğla'da kimi vekil olarak görmek istiyorsunuz?
RÖPORTAJ