24 Ocak 2017 Salı

Çiğdem Tan / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

ÇÖZÜM SÜRECİ VE GÜNDEME DAİR…

02 Mart 2015 Pazartesi 11:59

Merhabalar efendim…

Farkında mısınız, güzel ülkemizde olumlu ve olumsuz duyguları bir arada yaşadığımız ve yine karmaşık günlerdeyiz. 10 yıl evvel temelleri atılmaya başlanan Demokratik Açılım sürecinde bugün gelinen nokta PKK terör örgütünün silahsızlanacak olması. Endişeli bir sevinç… Çoğunluğu oluşturan sade Türk vatandaşının aklında tek soru: Ya sonra? Sonrası koskoca bir muamma!

1983 yılında yapılanmaya başlayan ve yıllar içinde asker ve sivillerden oluşan 40 bin vatandaşımızın ölümüne sebep olan PKK terör örgütü, geçen 32 yılda bir o kadar da mensubunu kaybetti. Kardeşin kardeşi vurduğu bu savaşta kazanan ise ABD Savunma Sanayisi oldu. Terörle mücadele için 32 yılda bölgeye akan kaynak muhtemelen ülkemizi ihya ederdi. Vakitlice Doğu’ya harcanmayan para, misliyle yine Doğu’ya aktı ki bu sefer savaşmak için… Bu kötü hikâyeden tek ana fikir çıkacaksa budur zannımca: Devlet olarak 50 yıl boyunca yerine getirmediğin görevlerin bedelini hem de katbekat fazlasıyla, önünde sonunda ödüyormuşsun.

Çok değil 11-12 yıl evvel “Devlet Abdullah Öcalan ile görüşüyor” dense kızılca kıyamet kopardı. Hatta bunun ilk sinyalleri verildiğinde köşe yazarları ‘korkunç bir yalan’ kanısında birleşmişlerdi. 10 yıl evvel Tayyip Erdoğan’ın tereddütlü adımlarla başlattığı (aslında modern çağın başlatmak zorunda bıraktığı diyelim) Çözüm Süreci boyunca partiler kapandı, siyasi yasaklar konuldu, yeni partiler kuruldu, karşılıklı restler çekildi, hayli sancılı dönemeçlerden geçildi, geçilmeye de devam edilmekte… 28 Şubat 2015 günü gelinen noktada, 11 sene evvel duymaya tahammül edemeyeceğimiz sözcükleri bizzat Başbakan Yardımcısından dinlerken ise sakindik. Akdoğan, Çözüm Süreci’ne ilişkin gelişmeleri değerlendirmek üzere Başbakanlık Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde HDP heyeti ile bir araya gelmişti. HDP’den Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’in katıldığı toplantı sonrası açıklama yapan tarafları yine Yalçın Akdoğan ve Sırrı Süreyya Önder temsil etti. Önder açıklamasında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın silahsızlanma çağrısını duyurarak PKK'yı bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyorum. Bu davet, silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır.” diyerek sözlerini tamamlarken 10 yılın sonunda tarihi adım da atılmış oldu. Bir 10 yıl sonra şu an “yok canım” dediğimiz, “o kadar da değil!” dediğimiz neler yaşanacak, merakla beklemekteyim. Sade, laik, liberal bir Tür vatandaşı olarak, beynine çıtçıtla tutturulmuş o soruyu mütemadiyen kendine soran milyonlarca Türk gibi… “Ya sonra?” Sonrası Allah kerim… Ne bu hükümete, ne bu muhalefete, ne bu meclise, ne bu polise ne de bu basına güvenilmemesi gerektiğini hiçbir yerde öğrenemediysek Gezi’de fazlasıyla öğrendik… Bu ülkede güvenilecek tek topluluk varsa kanımca halk hareketidir. Ve şimdi 20 milyonu Kürtlerden oluşan o halkın tamamı endişeli bir mutluluk içinde beklemekte sonrasında ne olacağını bilemediği için…

Olumlu ve olumsuz duyguyu bir arada yaşadığımız bir diğer konu ise Özgecan Aslan cinayeti. Özgecan vahşi bir cinayete kurban gitti. Ardından tüm ülkeyi yasa boğarak. Tek yürek olarak sokaklara dökülürken acıyı paylaşmamız gerektiğini anımsadık. Bir bütün olabilmeyi, birlikte yürüyebilmeyi yeniden başardık… Özgecan bizleri birbirimize kenetledi. 535 vekilin yapması gerekip de yapamadığını küçücük bir kız çocuğu başarabildi.

Özgecan’ın vefatının neden bu kadar yankı uyandırdığını hiç düşündünüz mü? Ben çok düşündüm. Özgecan’ın özelinde cevabı bulamayınca büyük resme baktım. Son 10 yılda erkek terörü sebebi ile yaşamını yitiren 5.200 kadına… Sonra anladım ki Özgecan bizim millet olarak özeleştirimiz oldu. Bir tokat oldu yüzümüze patlayan! Geniş yankı uyandırmış örneklere bakacak olursak; Münevver Karabulut erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğünde “Kızlarına sahip çıksalardı” diyen Emniyet Müdürünü kayırarak “Ne işi varmış oğlanın evinde, o yaşta aşkla meşkle!” demedik mi? Sinem Yurdanur arkadaşı tarafından öldürüldüğünde “Sabıkalı çocukla gezip tozmasaymış” demedik mi? Nuran Dutlu öldürüldüğünde “Zaten konsomatrismiş…” demedik mi? Özgecan’ın maruz kaldığı tecavüz girişimi ve katline ise hiçbir kılıf uyduramadık. Okulundan çıkıp evine giden bir kız çocuğuydu o sadece. İşte ancak o zaman anladık ülkece, tecavüzün, cinayetin, sapkınlığın bahanesi olamayacağını. Özgecan çok şey öğretti bizlere gidişiyle… Şimdi bir çözüm süreci de cinsiyet ırkçılığı için başlatılmalı. En önce de kadınların kahkaha ile gülmemesi, hamile iken sokağa çıkmaması gerektiğini falan söyleyen siyasetçiler ile erkek çocuğu olan anne ve babaların, oğullarını dünyanın sahibi sanan küstah ve kirli zihniyetleri temizlenerek…

Gelelim gündemin diğer başlıklarına…

Mahsun  Kırmızıgül’ün son filmi Mucize’yi izledim. Doyamadım sonra annemi götürme bahanesi bir de onunla izledim. Çıkışta sordum “Beğendin mi?” diye. Ekranın daha doğrusu perdenin diyeyim, neresine bakacağını şaşırdığını söyledi. Hakikaten de öyleydi. Evet, mükemmel bir hikâye, sarsıcı bir kurgu falan yok filmde. Ancak sıradan bir köy yaşamı bu kadar mı güzel, bu kadar mı gerçekçi sunulabilir! Hayranlıkla seyrettim. Mahsun Kırmızıgül bu ülkenin yetiştirdiği nadide yönetmenlerden biri olma yolunda emin adımlarla ilerlemekte. Böyle giderse adını dünyaya duyuracaktır, eminim…

Orhan Pamuk’un son kitabı: Kafamda Bir Tuhaflık… Bozacı Mevlut Efendi’nin sıradan iş ve aşk yaşamının konu edildiği roman, aynı zamanda İstanbul’a göçü ve koca şehrin nasıl yağmalandığını çarpıcı örneklerle ortaya döküyor. Masumiyet Müzesi gibi bir nesil romanı olmasa da gerçekçi bir dönem klasiği... Kesinlikle tavsiyemdir. Kitap 2014’ün son günlerinde raflarda yerin alırken birkaç gün sonra da Beyoğlu’ndaki Yayınevinde imza günü gerçekleşti. Yüzlerce metre uzayan kuyrukta bekleyen benim gibi Pamuk hayranları için tam bir hayal kırıklığına dönüşen imza gününden arda kalan, kitabımdaki imza olduğu öne sürülen bir karalama oldu. Koruma duvarının arasında kır saçlarından tanınan, bunalmış bir yazar, herkesi tersleyen güvenlik görevlileri, elden ele dolaşarak size geri gelen bir kitap. Hepsi bu. Saçma sapan işler! İnsan beğendiği bir şarkıcıyı konserine gidip görebilir. Bir tiyatrocuyu sahnede izleyebilir. Bir yazarı imza gününden başka nerede, kaç kere görme şansın olabilir ki! Sen eğer milyonlarca satan bir yazar isen o milyonlar ile bütünleşebilmelisin de! 1 değil 5 gün olsaydı da imza günü, yığılma önlenip herkes mutlu ayrılsaydı fena mı olurdu diye düşünmeleri gerekir…

Şu son zamanlarda sıklıkla karşımıza çıkan olumlamalar, düşünce güçleri, pozitif algı seminerleri… Bütün bunlar şahane. Ancak her zaman her yerde gerçekçi değil. Her olumsuzlukta olumlu bir yan arayan ve kötü olan bir şeyi inatla iyi görmeye çabalayan zihniyetlerden hayli sıkılıyorum. Bu algı körlüğü korkunç bir yere sürükleyebilir kitleleri. Kötüyü kötü olarak kabul edebilmeliyiz ki onunla baş edebilelim. Hem bir de şu kısmı var bu olumlamaların; bu çalışmaların tamamı modern toplumlarca ortaya konmuş. Toplumsal feraha, insan haklarına saygı zihniyetine ermiş toplumların yaşam ilkelerini, az gelişmiş ülkende ne kadar uygulayabilirsin ki! Yama duruyor, komik oluyor, benden söylemesi…

Gelelim benden bir dipnota. Osmanlıca Gramer dersinden kurs bulamayınca açtım arama motorunu, “İstanbul’da Osmanlıca dersi” yazdım. Birkaç sayfa çıktı karşıma, hemen hepsine not bıraktım. 3 kurum geri döndü, biri evime 90 km mesafede olduğundan, diğeri saatine avuç dolusu para istediğinden gitmedim. Üçüncü telefon yaşama ve siyasete bakışım nedeniyle normalde kapısın önünden geçmeyeceğim bir vakıftan geldi. Tamamı ücretsiz olan dersleri İstanbul genelinde her ilçede açtıklarını, evime en yakın olanlara hemen gelebileceğimi söylediler ve şık davetin ardından kapattılar. İki gün boyunca düşündüm onlarla yapabilir miyim diye… Sonra verdikleri numaradan aradım çıkan ilk kişiye derse gelmek istediğimi ancak tesettürlü olmadığımı söyledim. Önce bir duraksama ve ardından bir kahkaha… “Gülmeyin” dedim. “Benim üstümden hiç düşmeyen bir taytım, renkli ojelerim ve kısacık eteklerim var…” O gün bugündür adı çıkmış o malum vakfın kursuna gitmekteyim. Benim gibi görünen pek çok kız arkadaş olduğu gibi simsiyah başörtüsü ile gelen de var. Hocalar da badem bıyıklı ve her cümleye bir hadis sıkıştıran tipler değil. Ayet tercümelerinden değil, Shakespeare’den ve Albert Camus’tan cümleler ile kızlı erkekli ve son derece eğlenerek, birbirimizden en ufacık bir rahatsızlık hissetmeksizin Osmanlıca ve Farsça gramer öğreniyoruz. Bir de önyargının kötü bir şey olduğunu…

Yaşar Kemal… Ülkemiz en önemli değerlerinin başında gelen Yaşar Kemal’i kaybetti. Dünyaca ünlü yazarımız, geçtiğimiz aylarda bir okulda yapacağı konuşma sağlık sorunları nedeniyle iptal edilince öğrencilere bir yazı göndermişti. O yazı aslında Kemal’den Türkiye’ye vasiyetti. “Benim kitaplarımı okuyanlar katil olmasın, savaş karşıtı olsun. Kültürleri yok etmesin, edilmesine karşı dursun. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar zira yoksulluk insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar…” dedi. Güzel cümleler bırakarak ardında, hiçbir zaman ölmeyecek bir İnce Memed’i bize emanet ederek sonsuzluğa gitti… Nur içinde…

Ve kitap demişken; 2014 yılının en çok satan kitabı belli oldu. Kürk Mantolu Madonna. Halid Ziya’nın ardından en sevdiğim ikinci Yazar, Bir Ölünün Defteri’nin ardından en sevdiğim ikinci roman…
Kürk Mantolu Madonna’da da tıpkı Mahsun Kırmızıgül’ün Mucizesi gibi olağanüstü bir kurgu ve çarpıcı bir hikâye ile karşılaşmazsınız. Zaten incedir kitap, birkaç saatte biter. Bittiğinde sorar biri “Konusu ne?” diye. “Bir adam var, bir kadını çok seviyor… Ama o kadar seviyor ki…” dersiniz.  O kadar seviyordur ki Raif efendi Maria Puder’i, bu yüzyılda biraz da imrenirsiniz…
Sabahattin Ali’yi sevgiyle anıyorum.

Beşiktaş’ımızın başarısını tebrik ediyor; karşılıksız yardımseverliğin e güzel örneği olan AKUT Arama Kurtarma Derneği’nin 19. Yaşını kutluyorum…

Sevgiyle…

(Terörle Mücadeleyi Her Platformda Destekliyorum.)

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ
ANKET
Marmaris 'Gazimarmaris' olsun mu?
RÖPORTAJ