Çocuklarınızı Mal’dan Koruyunuz
Cebime bir mesaj geldi: “abl cbk gl skldm ywww” Bismillahirrahmanırrahim deyip bir daha okudum, sonra bir daha… Anlamayınca aradım, küçükhanım sürpriz yapmış, evde beni bekliyormuş.
Kabus gibi bir iş gününün ardından, en az o kabus kadar ürkütücü İstanbul trafiğinde, zorlu 5 parkuru başarıyla atlatıp Otobüs, Metrobüs, Metro, Minibüs, Taksi, aşamalarını bir bir tamamladıktan sonra evine varabilmiş bir ben vardım üçlü koltuğa sere serpe uzanmış; bir de dışarı çıkmak için başımın etini yiyen, içi kıpır kıpır 17’lik yeğen, o mesajın akşamında…
Önce kolumdan çekeledi, sonra bacağımdan… Tutturdu ille “bir sahil yapalım, bir Dominos patlatalım” diye. Ne yalan söyleyeyim, o şımarık şımarık hareketlerinden dolayı şöyle bir tane okkalı patlatmayı asıl ben istedim. “Nasıl konuşuyorsun öyle! Azıcık kız gibi ol, serseri misin sen!” dedim, suratını ekşitti. “Büyüklük bende kalsın” dedim içimden, doğruldum, “iyi madem, üstümü değişmeden hemen kalk gidelim” dedim. O küstah kaşlarını düşürüp, tepeden aşağı bir süzdü önce, klasik iş kıyafetim olan siyah kumaş pantolonum ve beyaz gömleğime atıfla “mürebbiye.com gibi gelemessin, yanımda böyle yürüyemessin!!!” dedi. “Ya sabır Rabbimm!” dedim, gittim, üstümü değişip bir kot bir kazak giydim. Kapıdan çıkacakken askıdan bir hırkaya el attığım sıra, arkamdan böğürmekle puflamak arası bir ses daha! Elim kaldı mı askıda! Allah’ım, bu yeni yetmeler resmen kendini kötü hissettiriyor adama! Neredeyse ağlayacağım ama görmelisiniz… Ben daha düşünürken kazağımla hırkanın bence uyumunu, “amelecity takıl abla emi” dedi, deri ceketini fırlattı, “şunu giy, sallanma, çabuk ol” diye ekledi.
Gözlerim doldu, dişlerimi sıkıyorum bir yandan; herhalde rengimin alacalığından anladı, “tripcan’a bağlama cicikom” dedi. “Neye bağlamayayım?” dedim, kahkahayla güldü. “Tripcan, tripcan!!!”
Gülümsedim, “bizim zamanımızda cin ali vardı, bu tripcan onun akrabası mı?” dedim, “abla, iğrençsin!” diye ekledi. Yemin ettim: Takışmayacağım. Çocuğum olduğunda bütün bunlarla baş edebilmek adına alışmaya, anlamaya çalışacağım, arkadaş kalacağım…
“Biraz ağır ve fazla eleştirmiyor musun?” dedim, “ağır ve fazla olan senin makyajın” dedi. Bunu da yuttum pizzayı beklerken. Konu benden ona geçsin de şu eleştiri faslı kapansın diye “şu dövmeli oğlan ne oldu? Görüşebiliyor musunuz?” dedim, “aman salla, tigerman!” dedi. “Ne men, ne men??” dedim “öfff abla ya, tigerman!” dedi. “Tamam işte, o ne demek?” dedim kızarıp bozararak… Oğlan marka manyağıymış yani. İlkten içi akışmış ama sonra soğumuş bizimki. Twit attığında bakıyormuş sadece o kadar. “Ne yazıyor sana, sms, mail gibi bir şey mi bu twit?” dedim. Az kaldı kolasını üstüme püskürtecekti. Pizzaları servis eden oğlanla ikisi birbirlerine bakıp güldüler. Twitter’da onu takip ediyormuş yani. “Etme öyle kimseyi takip, anlarlar bak, başın belaya girer, hem çok ayıp!” dedim, garson oğlanla kahkahayı patlattılar. Ne olduğunu anlamadım ama farkındaydım ki o an bitiktim! Al al olan yanaklarımı elimle kapayarak sağa sola bakındım, yan masalarda da gülen var mı diye, “sus da yemeğini ye hadi, yorgunum” dedim. O pizzasını homini gırtlak yutarken boğazımdan zor geçti, ben sanki taş yedim!
Hemen karşı atağa geçti beynim. Altta kalmamalıydım. Onun da bizim zamanımıza ait bilmediği binlerce şey vardı. Başladım saymaya. “Bizim zamanımızda Facebook falan yoktu ama dostluklar daha değerliydi” dedim. “Sevgilini nasıl takip ediyordun?” Dedi. “Sevgilim de yoktu ki, yani flört olayımız yoktu, arkadaşlık ederdik ama hepsi buydu” dedim, burnunu ekşitti. Belli, hikayem onu kesmedi.
“Mesela” dedim, “Benim çocukluğumda İlçe merkezlerinde kütüphaneler vardı, annem Sarıyer’e getirip kütüphaneye bırakırdı beni, dönem ödevimi falan öyle yapardım.” “İnternet ne işe yarıyordu pardon?” dedi. “İnternet yoktu ki…” dedim mahcup, gülümseyerek... “Bilgisayar ne halta vardı ya?” dedi, “Bilgisayar da yoktu ki…” dedim, yutkundum… Bir “eziksin” bakışı ki sormayın gitsin! Rezilim ama o an, gururum yerle yeksan! Yer açılsın hani, ben içine gireyim!!!
“Allah aşkına çabuk ye, yorgunum, eve dönelim” dedim, daha waffle istiyormuş canı. “Şu krep gibi olan şey değil mi o?” Dedim, “akıtma de abla, tam olsun!!!” dedi.
Dayak gerçekten cennetten çıkma olmalı, yemin ederim o an bunu bütün beyin hücrelerimle hissettim.
Tam kalkacağız “hah!!!” dedi bizimki: “Gecenin malı da geldi!” Bakındım, kapıdan giren iki genç oğlanı fark ettim. Yanımızdaki masaya otururken hararetli hararetli konuşuyorlardı yarısı aşağı düşmüş pantolonlarıyla:
-Bırak oğlum o malı!!!
-Sorma lan mal ya harbi mal!
-Malın önde gideni!!!
Hırslanmışım ya akşamdan beri, çocuğun omzuna dokunup “Ne bu hepinizin ağzına yapışmış bir mal lafı, ne kadar ayıp! Türkçeyi güzel konuşun lütfen” dedim. “Olur teyze…” dedi oğlanlardan biri. “Ben senin ablan yaşındayım bir defa!” dedim anında dolan gözlerimle… Bizimki beş karış suratla çoktan arabaya binmişti! Yol boyu söylendi: O mallara onu rezil etmişim.
O kabus günden beri daha da dikkat etmekteyim; yaşı 10-20 arası gençlerin ağzında sakız olmuş bu “mal” lafı. Öyle ki deyimleri bile oluşmuş “mala bağlamak” gibi, “malın önde gideni gibi”, “mal mal bakmak” gibi… Sıfatları oluşmuş “mallama” gibi, “malımtrak” gibi… Rezilce!
“-de’yi, -ki’yi bil, ‘herkez’ yazma” derim sıklıkla yeğenime, bir defa duymazsa bir defa duyar, bir gün yeri gelir, lafımı hatırlar mutlaka… Ve hep düşünürüm: ‘Daha sıfatı başa, eylemi sona almayı beceremeyen böylesi devrik nesiller yetişirken, bunların öğretmenleri görmüyor mu?’ diye…
Çocuklara dağları öğretirler… Ovaları, Malazgirt Savaşı’nı öğretirler. Üçgenin iç açılarını öğretip denklem çözdürürler… Fakat bir “merhaba” yazmayı beceremeyen ve enteresandır, güzel konuşmayı-yazmayı sevmeyen, hatta hatta bundan utanan nesiller yetiştirdiklerini görmezden gelerek…
Oysa Türk dili zariftir ve bu zerafeti fark edilsin ister… Kelimeleri harf harf, kök kök değerlidir ve o değer bilinsin ister… Bir çizgiden bir derya olur alfabemiz, büyüler, seveni kendine esir eder… Sevmeyenin elindeyse böyle maskara olur!
İşte bu maskaralığa “dur” demek için; ömrünü Türk Diline adayan Mehmet Köprülü’nün, Ziya Paşaların, Samipaşazadelerin, Ömer Seyfettinlerin, Namık Kemallerin izini kaybetmemeliyiz…
“Hedef, yön” demek varken “destinasyon”, “seçenek” demek varken “Opsiyon” dememeliyiz… Kontrol etmek varken check etmemeli, yenilemek varken refresh etmemeliyiz…
12 Temmuz 1932’de, bu yozlaşmanın önünü kesmek için Ata’mızın talimatı ile kurulmuş olan TDK’nın ışığının sönmesine izin vermemeliyiz…
Asil ve köklü bir milletin, geldiği yeri, soyunu sopunu, dününü ve dolayısıyla yarınını unutmaması için…
Bu yazı toplam 1627 defa okunmuştur.