26 Eylül 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Akın... İstanbulla konuşmak gibi
28 Eylül 2008 Pazar 21:50

Akın... "İstanbul'la konuşmak gibi"

Ben İstanbul'la konuşuyorum, İstanbul bana bütün sırlarını anlatıyor.Kız Kulesi İstanbul'un uyur gezer kızıydı. O düşlerden uyandı; uyandırıldı.Oraya gitmenin, orada mönülerden yemek seçip salt yemek yemenin, arkadaşlarla buluşmanın hiçbir anlamı ve güzel

Sunay Akın... "İstanbul'la konuşmak gibi"...


Ben İstanbul'la konuşuyorum, İstanbul bana bütün sırlarını anlatıyor.
Kız Kulesi İstanbul'un uyur gezer kızıydı.
O düşlerden uyandı; uyandırıldı.
Oraya gitmenin, orada mönülerden yemek seçip salt yemek yemenin, arkadaşlarla buluşmanın hiçbir anlamı ve güzelliği yok...

Güneş batmış, hava tam kararmamış, ilk vapur ışığını yakmış, kentin ilk ışıkları yanmış!
İster Sarayburnu'ndan bakın, ister Karaköy'den, ister Salacak'tan, ister Kadıköy'den İstanbul çok güzel!..
İstanbul'la bütün hesaplaşmam bitti aslında.
İstanbul bilfiil satranç oyunu; taşlar durmadan hareket etmiş, yerleri değişmiş!..

En anlamlı yıl: 1962
Geride bıraktığımız yüzyılın en anlamlı yılında, 1962'de dünyaya gözlerimi açtım. Bu yıl çok anlamlıdır. Çünkü yalnızca 62'den tavşan yapılır. Doğduğum yılı çok seviyorum ama doğumgünümü 1980 yılından beri kutlamıyorum. Nedeni mi? Çünkü 12 Eylül doğumluyum.

Geçmişteki İstanbul'u arıyorum...
Yedi yaşındayken İstanbul'a ailece gezmeye gelmiştik. O yaz tatilinde babam bol bol fotoğrafımızı çekmişti. Sonra Trabzon'a geri döndük. Annem fotoğrafları bir albümde toplayarak, yalnızca misafir geldiğinde açılan salondaki sehpanın üstüne koymuştu.
Ne zaman bir misafir gelse albümü eline tutuştururdu. Hemen hemen her fotoda ben vardım. Benim şiirlerimde, yazılarımda yaptığım da o fotoğraf albümündeki kareleri harekete geçirmek... İstanbul'la bütün hesaplaşmam bitti aslında. Ama İstanbul bilfiil satranç oyunu; taşlar durmadan hareket etmiş, yerleri değişmiş, daha önce bu satranç oyununda yapılan hamlelerin ne olduğunu öğrenmek adına, geçmişe dönük çalışmalarım var. Bugünkü İstanbul'la hesaplaşmam yok ama geçmişteki İstanbul'da ortaya çıkaracağım daha pek çok hamleler var. Bunları yazıyorum, bunların peşindeyim.
Örneğin, şu anda çıkacak olan yeni kitabımın adı "İstanbul'da Bir Zürafa." Bu kitap İstanbul'daki hayvan tarihini ele alıyor ve İstanbul'lu hayvan üzerine kurulan ilk kitap olma özelliğini taşıyor.

Yazılı ilk aşk şiiri İstanbul'da...
1951 yılında Amerikalı sümorolog Samuel Noa Kramer İstanbul'a gelir ve arkeoloji müzesinde Sümer tabletleri üzerinde çalışmaya başlar. Tabii yazının ilk örnekleri Sümer tabletleridir. Bu Sümer tabletlerini Avrupa'daki diğer müzelerde ben görüyorum, Anadolu'dan, Mezopotamya'dan kaçırılmış, orada sergileniyor, çok önem veriliyor.
Çünkü uygarlığın kökeni yazı! Ve ilk örnekleri tabii ki Sümer'den, 5000 yıl öncesinden yazı örnekleri; ama bizde gelişi güzel sergileniyor bunlar. İşte Kramer bir tableti eline alıyor, bu tablet krala yazılmış bir aşk şiiri. Ozan da bir kadın. Ve o tablet şu anda arkeolojinin tespit edip, sümerolojinin ortaya çıkardığı yazılı ilk aşk şiiri... Bu yazılı ilk aşk şiiri yaklaşık 50 yıldır İstanbul'da.


Eğer o tablet çalınsaydı, Paris'e Louvre Müzesine götürülseydi, Fransızlar dünyayı ayağa kaldırırdı. Dünya Sevgililer Günü falan, 14 Şubat mı neydi, kıyameti koparırlardı. Ama kültür politikasının eksik olduğu toplumlarda, ekonomi yok olmaya açık ve net mahkumdur. Çünkü turizm politikası ekonomi politikasını belirler.


Yazılı ilk aşk şiiri İstanbul'da, Kız Kulesi'ni bugün bir kafeterya satış merkezi yapmak yerine, bir müze, sanat merkezi yapsaydık, ilk aşk şiirini oraya getirip belirli zamanlarda, Dünya Sevgililer Günü mü olur ya da başka bir gün mü olur, açsaydık, görücüye çıkarsaydık. Salacak kıyısı turistten geçilmezdi. İşte o zaman turizm politikası gerçekleşir, o zaman büyük bir ekonomik gelir gerçek anlamıyla elde edilebilirdi. Kız Kulesi akıntıya karşı duran bir kule!..
Kız Kulesi İstanbul'un uyur gezer kızıydı. Uyandırıldı. Ve cidden bunu kabul edemiyor. O düşlerden uyandı. Oraya gitmenin, orada mönülerden yemek seçip salt yemek yemenin, arkadaşlarla buluşmanın hiçbir anlamı ve güzelliği yok... Çünkü içine girdiğinizde Kız Kulesini göremiyorsunuz ki zaten... Yani İstanbul'da İstanbul'u sevdireceğiniz en çirkin yer Kız Kulesi'dir, çünkü yalnızca oradan baktığınızda Kız Kulesi'nin güzelliğini göremiyorsunuz. Ne kadar insanı yozlaştıran, İstanbul'a sırt çeviren bir bakış açısıdır, ben bunu anlayamıyorum.


Ne kadar sahte İstanbul seviciliğidir bu. Ben İstanbul'u çok seviyorum, çünkü Salacak'tan bakıyorum. Kız Kulesi'ne elbette gidilmeli, ama ne için gidilmeli? Belirli zamanlarda sanat etkinlikleri yapılabilir. Yazlık sinemalar kalmadı değil mi? Yazın Kız Kulesi'nin beyaz duvarı bir yazlık sinema gibi değil mi? Oraya tahta tabureler neden koymayalım? Neden onun beyaz duvarında yazlık sinemaları tekrar yaşamayalım, rengarenk ampullü...


Orhan Veli ne der bir şiirinde; İstanbul'un orta yeri sinema. İşte, Kız Kulesi İstanbul'un orta yeri değil mi? Kız Kulesi önemli, çünkü Kız Kulesi akıntıya karşı duran bir kule. Ve sanat, ve kültür her şeyi yok eden, her şeyi para olarak gören anlayışa yüzyıllar boyunca karşı duruştur! Kız Kulesi bence yeryüzünde, uygarlık tarihi boyunca bunu yakalayabilmiş yegane mimari yapıdır.


İstanbul'dan güzel kent yok!..
Ben dünyanın pek çok yerini gördüm; ama kırk yaşına geldim ve İstanbul'dan daha güzel bir kent görmedim. Umarım görürüm. İstanbul benim gördüğüm kadarıyla, gezdiğim ülkeler kentler arasında en güzel kent. Neden? Çünkü yüzyıllar boyunca pek çok kültürün geçtiği bir nokta; tarihi bir zenginliği var, coğrafi bir zenginliği var, insan yönünden zengin, her yönden zengin. Kültürler durmadan bir zenginlik taşımış buraya, bereketli; yeter ki oraya bilgi ek, sanat ek. Çabamız zaten İstanbul'a betonlar ekmeyelim, beton hançerler ekmeyelim, sanatı kültürü ekelim. O zaman daha güzel şeyler fışkıracaktır.

Bir Kız Kulesi kalmıştı, onu da bugün yok ettik.
İstanbul bana bütün sırlarını anlatıyor...
İstanbul'da yaşamak, İstanbul'la konuşmak gibi... Ben İstanbul'la konuşuyorum, İstanbul bana bütün sırlarını anlatıyor. İstanbul benim arkadaşım. Ama herkese sırlarını anlatıyor. Kızılderili reis der ki "Ağaçların konuştuğunu bilir misiniz? Evet konuşurlar; ama siz birarada birbirinizi bile dinlemiyorsunuz ki; ağaçların konuştuğunu nereden duyacaksınız." İşte ben de Kızılderili'nin bu sözüyle ilgili size diyorum ki, İstanbul konuşur; ama İstanbul'da yaşayanlar birbirini bile dinlemiyorlar ki onun anlattıklarını nereden duyacaklar? Benim ayrıcalığım İstanbul hergün bana yeni şiirler, yeni öyküler, yeni yazılar anlatıyor. Bugün Kız Kulesi'nin onarımından memnun kalmadığımı söylüyorsunuz, tabii memnun değilim.


Ağaç dipleriyle nasıl memnun olayım? İstanbul'un çok eski haritalarına bakıldığında Kız Kulesi'nde ağaçların olduğunu görüyoruz. Yine Üsküdarlı bir halk şairi Kız Kulesi adlı bir şiirinde bir iğde ağacından söz etmiş. Düşünsenize Kız Kulesinde bir ağaç ve dallarına salıncak kurulmuş ve orada bir kız sallanıyor. Bunu görmek bile güzel değil mi, bir kız çocuğu sallanıyor orada!.. Saatlerce seyretmez misiniz bu görüntüyü? Hangisi güzel, bugün oradaki çatal kaşık sesleri mi yoksa o ağacın dalında salıncağının ipinin ağaca sürtünürken çıkardığı ses mi?


İstanbul'un en sevdiğim hali ve yerleri... v İstanbul'un en sevdiğim hali; güneş batmış, hava kararmamış, ilk vapur ışığını yakmış, kentin ilk ışıkları yanmış! Bu müthiş bir görüntü. İster Sarayburnu'ndan bakın, ister Karaköy'den, ister Salacak'tan, ister Kadıköy'den, Moda'dan ya da Fenerbahçe'den hep çok güzel.


İstanbul'da en sevdiğim yerler: Salacak kıyısı; tabii Kız Kulesi ama Kız Kulesi'ne lokanta yapıldıktan sonra hiç gitmiyorum, Harem'de çiçekçi bölgesi... Harem'deki set üstündeki sokaklar, binalar, iki apartman arasından İstanbul bir gözükür bir gözükmez, bir gözükür bir gözükmez; köşe kapmaca oynar sanki İstanbul senle. Örneğin Kasımpaşa'daki Cezayirli Hasan Paşa Kışlası'nın kapısının yanında bir betonun üstünde yuvarlak bir demir halka vardır; o Cezayirli Hasan Paşanın aslanını bağladığı halkadır. Hala durur. Ben hep gider onu görürüm. Size İstanbul'u gezdirseydim...


İstanbul'u çok böyle belli bir rotaya hiçbir zaman koyamıyorum. Ama örneğin, neden Eyüp'teki Defterdar Camii'ne gitmeyelim. Defterdar Camii'ne baktığımızda küçük, çok minareli bir camidir. 1544 yılında Nazım Mehmet Efendi Ne görüyoruz orada hiçbir şey; minaresinin tepesinde hani hilal olur ya tepesinde hilal bile yok. Nazım Mehmet Efendi yaptırıyor ve minarenin tepesine 1544 yılında bir hokka yani mürekkep kabı, bir de kalem koydurmuş. Yeryüzünde başka böyle hiçbir tapınak yoktur, ilk yazı araç gereçlerinin konulduğu... Bugünkü yazı araç gereçlerinden bilgisayar, klavye ve mouse'u; yeni yapılan bir caminin minaresine koyalım bakalım, onları koydurmazlar değil mi? Ama 1544 yılında koymuşlar işte.


Oraya gitmişken size, Haliç sularına bakıp III.Ahmet'in dört şehzadesini sünnet ettirdiği şölende, şölenin 13.günü sudan çıkan timsahı anlatırım. Döneminde dört şehzadesini sünnet ettiriyor padişah III.Ahmet ve sudan bir timsah çıkıyor. Timsah kayboluyor, tekrar çıkıyor. Padişah şehzadeleriyle Ayvan Saray tahtında oturuyor. Timsah ağzını açıyor beş tane çengi çıkıyor içinden ve timsahın sırtında dans etmeye başlıyor. Tabii yiyecekleri de sunuyorlar kıyıya, timsahın ağzının içine girip kayboluyorlar. Bu saray görevlisi İbrahim Efendi'nin eğlence olsun diye yaptığı bir gösteri, yani ilk denizaltı III. Ahmet döneminde Haliç'te timsah şeklinde yüzdürülmüştür. Ne zaman, Haliç'e ne zaman baksam ben o timsahı görüyorum.
Pek yakında : "İstanbul'da Bir Zürafa"
İstanbul'a tarihin çeşitli dönemlerinde padişahlara hayvanlar armağan edilmiş. Örneğin II. Mahmut'a bir zürafa armağan edilmiş, ama o zaman insanlar hiç zürafa görmemiş ki... İstanbul'a hayvanların gözüyle bakıyoruz. Zaten kitapta sadece zürafa yok, köpekbalıkları da var. İstanbul'da 1964 yılında 7m. boyunda köpekbalığı yakalanmış. Hani İstanbul Boğazı dediklerinde akla ilk gelen hayvan fok balığıdır... Marmara Denizi'nde kılıç balıkları, gergedan, söz ettiğim Cezayirli Hasan Paşa'nın aslanı, sokak köpekleri pek çok hayvan var. Ama zürafayı seçmemin sebebi kitabımda İstanbul'a farklı bir bakışla, hayvanların gözüyle bakıyor olmam...


Şair isimli vapurların, tramvayların yaşadığı İstanbul...
Düşlediğim İstanbul iki yakası arasında mekik dokuyan vapurlara şair adlarının verildiği İstanbul... Orhan Veli vapurunun yanından geçen Nazım Hikmet vapuru, Atilla İlhan vapuru... Vapurlara şair adları verilse, her vapurun içine adı verilen şairin şiirleri asılsa, can simitlerine şiirleri yazılsa; bir de bütün tarihi eserlerinin sanat merkezlerine dönüştüğü İstanbul.
Ve mutlaka Haydarpaşa'daki gümrüğün kalkıp, limanın kaldırılıp, oranın bir sanat merkezine dönüştürülmesi. Orası bir sanat merkezi olsa boğazın en güzel görüleceği yer; karşıda bir yarımada, orada etkinliklerin düzenlendiği açık hava tiyatroları ve mutlaka bir kent müzesinin bulunduğu İstanbul. Sanat eserleri, heykelleri, yeşil alanların yeşil alan olarak kaldığı, yeşil alanlardaki otellerin mutlaka kaldırıldığı, ve mutlaka ulaşımın raylı sisteme tamamıyla geçildiği ve tramvayın Taksim ve Tünel arasında tutsak olmadığı diğer tüm semtlere ulaştığı, Boğaz'dan da geçtiği, tramvayların yaşadığı bir İstanbul.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
DİĞER HABER BAŞLIKLARI
ÜYE İŞLEMLERİ
ANKET
Muğla Büyükşehir Belediyesinin Çalışmalarını Nasıl Buluyorsunuz?
RÖPORTAJ